Son Haberler

Vehhâbîlik Nedir, Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

-
Eylül 18, 2022
Vehhâbîlik Nedir, Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Vehhâbîlik, Suudi Arabistan Kraliyeti’nın mezhebi olarak bilinir. Müslümanların bazı ibadet ve uygulamalarına karşı geliştirilmiş fikirlerin bir sonucudur.

Vehhâbîlik Nedir, Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Vehhâbîlik; Vahhabîlik veya Vahabilik olarak da bilinen Selefi orijinli bir akımdır. 18. asırda Suudi Arabistan’da Muhammed bin Abdülvehhâb tarafından ortaya atılan fikirlerin esasında kurulmuştur. Dini ve politik bir hareket, akım veya mezheptir. Ortaya çıktığında İslam dünyasında geniş bir dini ve politik tesir bırakmıştır. İsmini, kurucusu Muhammed bin Abdülvehhâb’dan almıştır. Üyeleri, “Muvahhidûn” ehl-i tevhid, “Ehl-i hadis” ve “Selefiyye” gibi adlarla anılmayı seçim etmiştir. Birçok İslam ülkesinde Vehhabîlikle doğrudan bağlantıları olmayan modernist dini gruplar, siyasal İslamcılar, radikaller, terörle ilişkilendirilen bazı gruplar bazı görüşleri ve eylemleri sebebiyle beynelmilel basında ve siyasi etraflarda “Vehhâbî” olarak adlandırılmaktadır. Osmanlı’nın Vehhâbîlerler savaşından Vehhâbî öğretileri ve tesirlerine kadar birçok balakayı yazımızda bulabilirsiniz.

Vehhâbî idareyiciler…

Vehhâbîliğin Ortaya Çıkışı ve Dağılışı

Vehhâbîliğin kurucusu, Arabistan’ın Necd bölgesindeki Uyeyne’de Hanbelî kadısının oğlu Muhammed bin Abdülvehhâb’dır. 1703 senesinde dünyaya gelen Abdülvehhâb, Mekke ve Medine’de Kutsal Topraklar ilim tahsili gördü. Bir Byüzyıla seyahatinde katıldığı müzakerelerde dile getirdiği tevhid inancı ile alakalı görüşleri bazı âlimlerin tepkisine yol açtı. Bu sebeple Necd’e dönmek zorunda kaldı. Burada da Uyeyne Emiri ile yaşadığı anlaşmazlık sebebiyle Hureymilâ’da bulunan babasının yanına yerleşti. 1740 senesinde babası can verdi. Ardından “şirk” diye gördüğü bazı dinî uygulamalar için bir akım başlattı. Hureymilâ’da kendisine müteveccih muhalif hareketler şiddetlenince tekerrür Uyeyne’ye döndü. Burada da ciddi bir muhalefetle karşılaştı. Ardından 1745 senesinde Suûd ailesinin hâkimiyetindeki Dir’iye kentine gitti. Dir‘iye Emiri Muhammed bin Suûd’un yanında politik himaye gördü. Bu, Abdülvehhâb için ehemmiyetli bir büyüme oldu. Emir Suûd ile Abdülvehhâb, “Suûdî hâkimiyetini desteklemesi” vaadi üzerinde uyuştu. Buna göre, Suûd, Vehhâbî davasını yayma mevzusunda Abdülvehhâb’a her türlü dayanağı yapmaya laf verdi. Böylece Abdülvehhâb siyasî dayanağa kavuştu ve güçlü bir dini kişilikle ittifak yaptı.

Bu ittifak sayesinde Suûd ailesi, Abdülvehhâb’ın ölüm ettiği 1792 senesine kadar Riyad, El-Harc ve Kasîm’de hâkimiyet kurdu. Ayrıca Necd’deki bedevî kabileleri emirleri altına aldılar. 1795’te ise Ahsâ’yı ele geçirdiler. 19. asrın ilk senelerinden itibaren Suûdi-Vehhâbî ittifakı; kuzeyde Irak ve Suriye, güneyde Umman ve batıda Hicaz topraklarına doğru dağılma meyli gösterdi. 1801’de ittifak güçlerinin Kerbelâ’ya yaptığı baskının ardından 1803-1805 seneleri arasında Tâif, Mekke ve Medine ele geçirildi. Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Bağdat ve Şam eyaletlerinin güçleri, Suûdî-Vehhâbî güçlerinin Hicaz’ı ele geçirmesine mani olamadı. Bunun üzerine, bölgede yeni ve ehemmiyetli bir otorite olan Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı padişahı II. Mahmud tarafından Vehhâbîleri Hicaz’dan çıkarmak için görevlendirildi. Mısır güçleri, 1811 senesinde harekete geçti. 1813 senesinde Mekke ve Medine tekerrür Osmanlı yönetimi altına alındı. Giderek efor kaybederek Dir‘iye’ye kadar geri çekilen Suudî-Vehhâbî güçleri, 1818 senesinde Dir’iye’yi de kaybetti.

Savaştan kurtulan Suûd hanedanından Türkî bin Abdullah, Necd bölgesinde 1821 senesinde yine faaliyete başlayarak, 1824 senesinde Riyad’ı geri aldı ve 1891 senesine kadar da Suûd emirliğini ve Vehhâbî devletini yine kurdu. Vehhâbî âlimleri, Riyad’ı tekerrür merkez olarak kabul etmek zorunda kaldı. Cebelişemmer bölgesinde ortaya çıkan güçlü emîr Muhammed b. Reşîd, Suûd ailesine karşı gayreti sürdürdü. Suûdîlerin 1891’de Riyad’dan bölerek Kuveyt’e yerleşmeleriyle Vehhâbîler siyasî destekderi yoksun kaldı. 1902 senesinde Abdülazîz bin Abdurrahman es-Suûd önderliğindeki güçler Riyad’ı tekerrür ele geçirdi. Vehhâbîlik, Necd’de tekerrür faal vaziyete geldi. 1912 senesinden itibaren Necd kabilelerine üye Bedevîleri, “hicre” ismi verilen köy ve kasabalara yerleştiren ve dinî eğitim almalarını sağlayan İbn Suûd, Bedevilerden “İhvân” ismi verilen askeri bir efor kurdu. Bu yarıyılda Riyad ve etrafında Vehhâbî-Suûdî hâkimiyeti tekerrür arkasıydı. Osmanlı, fiilî vaziyeti kabullenerek Mayıs 1914’te Necd’e vilâyet statüsü verdi; Abdülazîz b. Abdurrahman’ı vali olarak atama etti.

Suûdiler, Bcerahatçi Dünya Savaşı koşullarında kuvvetlenmeye devam etti. Reşîdîler ve Şerif Hüseyin güçlerine karşı verdikleri çabalarda başarılı olan Suûdiler, 1920’li senelerde Hicaz bölgesine hükmetmeye başladı. İbn Suûd’un açtığı cihat bayrağı altında 1930’lara kadar büyük bir gayret sürdü. Sonunda Suudi Arabistan, bugünkü hudutlarına erişti. Suûdilerin İngiltere ile yapılan antlaşmalar, İhvân güçlerinin daha fazla operasyon yapmasına izin vermiyordu. İhvân’ın ileri gelenleri cihadı sürdürmek istiyordu. Bunun üzerine İbn Suûd’u, gayrimüslimlere ve Şiilere karşı müsamahalı olmak, Vehhâbî ilkelerinin uygulanmasında noksan kalmakla yargılayarak, başkaldırı ettiler. Bu başkaldırı, devlet görevlisi âlimlerin fetva yardımı ve askerî tedbirlerle 1929 senesinde bastırıldı. 1932 senesinde Suudi Arabistan Kraliyeti’nın ilân edilmesiyle Vehhâbîlik bağımsız ve kalıcı devlet dayanağına kavuştu. Bu devlet, hali hazırda varlığını sürdürmektedir.

Vehhâbîlik, yarıyılın konjonktürel etmenlerinin de tesiri ile Suûdiler arasında çok çabuk taraftar bulmuş, geniş bir alana dağılmıştır. Bunun birçok sebebi olmakla birlikte, Bedevîlerin hayat kavrayışı ile geçimli olması, ortaya çıktığı Necd bölgesinde Bedevîler arasında cahilin, bid’at ve hurafelerin iyice yaygınlaşmış olması en ehemmiyetli etmenlerden bkocamandır. Siyasal ve ekonomik maksatlarla tabana kolayca dağılmıştır. Osmanlı Devleti’nin bölgeyi hakimiyet etmekte zorlanması, muhtelif iç ve dış meselelere odaklanan Osmanlı devlet adamları ve âlimlerinin Vehhâbîliğin bölgedeki eforunu fark etmekte gecikmesi de öteki siyasal faktörler arasında yer alır.


Vehhâbîliğin Doktrinleri ve İnançları

Vehhâbîliğin kurucusu Abdülvehhâb, kendi ülkesinde ve gittiği öteki ülkelerde karşılaştığı bazı dini, yasal ve yönetimsel uygulamaları yanlış olarak görüyordu. Kendi fikirlerine ters inanışları ve ibadetleri “cahil” olarak nitelendiriyordu. Bunlara karşı verdiği gayrette tevhid inancının teşkil ettiği “ıslah” fikrini ortaya attı ve gittiği yerlerde uygulamaya başladı. Abdülvehhâb’ın fikir ve doktrinlerinden bazıları şunlardır;

Allah’ın kâinatın yaratılışı ve yönet edilişi sıfatlarına iman tevhid-i rubûbiyet, Allah’a ibadet, Allah’tan korkmak ve rahmet ümidi tevhid-i ulûhiyet, Allah’ın ad ve sıfatlarını tanımak tevhid-i esma; tevhid inancı için yeterlidir.
Tevhid sözcüğünü Lailaheillallah söylemek, Allah’tan başka tapınılan şeyleri tanıdıkça anlamı yoktur.
Şefaat yalnızca Allah’ın izniyle ahrette reelleşir. Hz. Muhammed sav dahil hiç kimse doğrudan şefaat yetkisine sahip değildir. 
Kâinatın yaratılışı ve yönet edilişi gibi nitelikler yalnızca Allah’a aittir.
Hz. Muhammed’in sav, sahabelerin, âlimlerin ve veli kulların ruhlarından dünyada şefaat bilave etmek şirktir.
Duaların kabulü için Hz. Muhammed sav ve öteki veli kulları vasıtayı kılma tevessül mahzurludur. Tevessül, Cahiliye yarıyılındaki putları vasıtayı kılmaya benzer ve şirk riski vardır.
Türbe ve kabir ziyaretlerinde namaz kılma, dua ve niyazda bulunma, can vermiş bir kişiyi peygamber bile olsa şefaatçi veya vasıtayı kılma şirktir.
Can Vermiş şeyh ile irtibat kurma rabıta, ondan destek isteme istimdad gibi tarikat ananeleri tevhid-i ulûhiyete hasar verir.
Tasavvufî çıkarım ve çözüm istidlâl yolu olan mükâşefe ilahi gizemlere vakıf olma güvenilmez bir metottur. Bir mürşide bağlanarak dinî hayat yaşamak şirke götürebilir.
Şiiler Şia; Ehl-i Beyt ile onların makam ve türbelerine gösterdikleri miktarsız saygı tâzim ve onlardan destek dileme uygulamaları, bazı sahabeleri lanetlemeleri, sahih sünneti yalanlamaları sebebiyle dinden çıkmıştır irtidad küfrü.
Allah’tan başkası ismine kurban kesme veya yemin etme, riya, nazarlık, muska takma, fotoğraf ve heykel yapma şirktir.
Kelime-i Şahadet’le ifade edilen tevhid inancı, kesinlikle amellerle hayata yansımalıdır. İman ile amel bir bütündür. Şirke yol açan amellerden kaçınmayanlar, bid‘atlardan sakınmayanlar asıl mümin değildir.
Bid’atlar, gayret edilmesi gereken bir sapmadır.
Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’te yer almayan ve sonradan ortaya çıkan dinî inanç ve ameller bid‘attır.
Tarikatlar ve tasavvuf, sonradan ortaya çıktığı için bid‘attır.
Kelâm ve felsefe metotlarıyla dinî mevzuların ele alınması bid‘attır.
Türbe inşa etmek, mescit veya camilere kubbe ve yüksek minareler yapmak, içlerini süslemek de bid‘attır.
Sünnet ve nafile namazlar kılmak bid’attır.
Büyücülere, falcılara ve müneccimlere inanmak bid’attır.
Hz. Muhammed’in sav hatırasını gururlandırmak, Hırka-ı Şerif ve Sakal-ı Şerif ziyaretleri bid’attır.
Hz. Peygamber’in sav doğumunu ve öteki kandil gecelerini kutlamak, Kur’an-ı Kerim ve hadislerde bulunmayan dua ve zikirleri yinelemek, Kur’an’ı makam ve nağme ile okumak, mevlid okutmak, tespih kullanmak bid‘attır.
Tütün ve kahve haramdır.
İyiliği buyurma ve makûsluktan men etme prensibini âlim, âdil, efor ve otorite sahibi Müslüman bir idareyici uygulayabilir. Böyle bir imama biat etmek bütün Müslümanların görevidir
İnsanlar şirk ve bid‘attan bırakmıyorsa gerekirse savaşla fesat ortadan kaldırılmalıdır.

Vehhâbîliğin dağıldığı yarıyılda Suudilerin bir deve kervanı – 1915

Vehhâbîliğin Tesirleri

Vehhâbîlik, ortaya çıktığı günden bugüne kadar İslam dünyasında pozitif ve negatif birçok görüşün ve müzakerenin odağında olmuş bir akımdır. Müslümanların büyük bir bvefatının değer verdiği hak mezhepler, tarikatlar, türbe ve kabir ziyaretleri ve mevlid gibi olguları yalanlamaları ve bid’at saymaları; karşı görüşteki Müslümanları müşrik olarak görmeleri ve Müslümanlarla savaşmaları en çok tenkit aldıkları mevzuların başında kazanç. Ayrıca, Kur’an-ı Kerim’i keyfî açıklamak, Hz. Peygamber’in sav şahs-ı mânevîsine saygısızlık etmekle yargılanmış; âlimleri ve veli kulları hiçe sayan fikirleri sebebiyle Müslümanların büyük tepkisini çekmişlerdir. Fazlaya kaçan ithamları, yargılamaları sebebiyle de yarıyılın ünlü âlimlerinden birçok reddiye ve eleştiri almışlardır. Bu sebeple Vehhâbîlik, Suudi Arabistan dışındaki İslam ülkelerinde yaşayan Müslümanlar tarafından rağbet görmemiştir. Mısır, Hindistan ve Afrika’da az rakamda taraftarları vardır.

Bunun yanında, Vehhâbîlerin Müslümanları taklit ve hurafelerden kurtarmak, dinde reform asıllaştırmak, geri kalmışlığı aşmak emeline müteveccih ilmî, fikrî ve edebî çalışmaları 19. asır sonları ve 20. asır başlarında reformist İslamcılardan destek görmüştür. Bazı İslam ülkelerindeki yenilikçi akımlar veya gruplar Vehhâbîlikle ilişkilendirilse de, bu iddialar, fikrî ve amelî olarak doğrulayacak delillere katlandırılamamıştır.

Medine’deki Mescid-i Nebevi’nin hemen yanındaki Cennet’ül Baki’de bulunan ve Osmanlı’nın itinayla gözettiği suratlarca sahabe kabri, Vehhâbîler tarafından yok edildi. Burada hangi sahabelerin bulunduğu bütün olarak bilinmiyor. Yeşil kubbeli yerde Hz. Muhammed’in sav kabri bulunuyor.

Bunları Biliyor Musunuz?

İslam tarihi boyunca benzeri pek çok fikir ortaya çıkmasına karşın Vehhâbîlik kadar kolay dağılan ve siyasal boyut kazanan başka bir fikir akımı görülmemiştir.
1999-2009 seneleri arasındaki Çeçenlerin bağımsızlık çabasında Orta Asya ülkelerindeki rejim karşıtı dini ve politik hareketler için “Vehhabî” adı kullanılmıştır. Ancak bu gruplarla Vehhabîlerin ilgisi yoktur.
Vahhâbîler, 19. asrın başlarından 1930’lu senelere kadar tütün ve kahveyi menetmiş; bu maddeleri sarihtan harcayanlara had cezası uygulamış; tütün ticareti ve kahvehane firmacılığı menetmiştir.
Muhammed b. Abdülvehhâb, normal Ehl-i Hadîs Hanbeliyye ve Selefiyye çizgisine bağlıdır. Kitâbü’t-Tevĥîd başta olmak üzere yapıtlarında İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye’nin kitaplarından alıntılar yapmıştır.
Abdülvehhâb’dan sonra Vehhâbîlik, 4 oğlu, torunları ve talebeleri tarafından geliştirilmiştir. Kitâbü’t-Tevĥîd üzerine yazdıkları şerhler, Vehhâbî görüşünün en ehemmiyetli ürünleridir.
Vehhâbîler, Osmanlı Devleti’yle yaptıkları savaşın tesiriyle Osmanlı-Mısır eforlarını kâfir duyuru etmiştir. Osmanlı güçlerine destekte bulunanları da kâfir olarak nitelendirmişlerdir.
Vehhâbîlik inancı gereği, Kutsal Topraklar başta olmak üzere Suudi Arabistan topraklarındaki birçok türbe ve kabir devrilmiş; sahabe mezarları da dahil olmak üzere binlerce kabir yıkım edilmiştir.
Medine’de Hz. Muhammed’in sav kabrinin yanında bulunan Cennet’ül Baki ismi verilen kabristanda Osmanlı Devleti tarafından yaptırılan sahabe türbeleri, Vahhâbîler tarafından devrilmiştir. Cennet’ül Baki’deki 7 binin üzerinde sahabe kabrinin yıkım edildiği belirtiliyor.
Ünlü İngiliz casusu Thomas Edward Lawrence, Vehhâbî Abdülaziz bin Suûd ile işbirliği yaparak Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırttı ve başkaldırı başlattı. Emrindeki İngiliz casusları ve Arap askerleri ile Osmanlı güçlerini hasara uğrattı. Kudüs ve Şam’ın düşmesinde rol oynadı.