Son Haberler

Türk Edebiyatı’nda Modernizm

-
Eylül 2, 2022
Türk Edebiyatı’nda Modernizm

Sanılanın aksine Oğuz Atay’ın TUTUNAMAYANLAR romanı Türk Edebiyatında ilk post çağdaş roman değildir; ilk çağdaş romanıdır. Oğuz Atay’ın bu kitabı çağdaş akımın roman cinsindeki karşılığıdır. Oysaki Türk edebiyatına çağdaş akım, öykü ile girmiştir ve hakikatinde çok uzun zamandır vardır. Bu bağlamda öyküde Modernist akım ellili yıllarda ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Misalin, enfes bir öykü dili olan Sait Faik Abasıyanık, bütün anlamıyla çağdaş öyküler yazmıştır. Hatta çağdaş edebiyata sağladığı katkılar ile Amerika’da ödül almıştır. Onun dışında Ferit Edgü, Nezihe Meriç, Adnan Özyalçıner gibi yazarlarımız da ilk çıktılarında Modernist özellikler göstermişlerdir. Öyleyse Modernizm ile Modernist edebiyatı birbirinden ayırmamız gerekir.

Çağdaşlık, Rönesans ile başlar ve her alanda tesirlidir. Çağdaş edebiyat akım ise yine Çağdaşlık ile ilgilidir ama edebiyat alanına yayıldığı için işleyişi değişiktir. Misalin, Çağdaşlık Kapital sistemi oluşturmuştur ki Kapital’in kelime anlamı sermaye demektir. Bu bağlamda eder Çağdaş akım ile Çağdaşlık paralel ise, Çağdaş edebiyatın Kapital sistemi desteklemesi gereklidir; ama böyle bir şey hiç olmamıştır. Hatta bütün tersi Modernist akım temsilcileri cemiyetten uzakta kalan bir kitledir.

Modernist akım, dünya genelinde alt yukarı aynı etkiyi yaratmıştır ama biz yazımızda Türk edebiyatında görülen en keskin modernist akım özelliklerini işleyeceğiz. Bu noktada da kaynaklarımız Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı ve Sait Faik Abasıyanık’ın Alemdağ’da Var Bir Yılan isimli öykü kitabıdır. Çağdaş edebiyatın anlaşılması için bu iki kitabı okumak gerekir ki size tavsiyemizdir;  kesinlikle bir göz atınız.

Çağdaş Öykü

Öykü olarak ele alındığında Sait Faik, öykülerinde bireyler, mekânlar ya da zaman belirli değildir. Öyküyü okumaya başladığınız anda, öykünün kurmayını yakalayamazsınız; namsınız varsa öykünün sonlarına doğru bulgular yapabilirsiniz. Bayağı edebiyat analizlerinde rastgele bir öykü analiz tasarısında olması gereken hiçbir unsur, Sait Faik’te yoktur ki bu Sait Faik de pek bunu umursamaz. O, anlattığı ile ilgilenir.

Kısaca çağdaş öykülerde, realist öykülerde olduğu gibi:

Zaman keskin değildir.
Mekan keskin değildir.
Bireyler keskin değildir.

Öyküler henüz çağdaş edebiyattan izler taşımaktadır. Gerçek çağdaş akım roman sahasında kendini belirli edecektir.

Romanda Çağdaş Akım

Romanda da öyküde olduğu gibi algısal zaman mevzubahisidir. Yazar, romanını isterse 24 saatte bitecek biçimde kurgulasın istersen 24 dakikada her halükarda ortaya tuğla gibi kitaplar çıkabilir. Bunun sebebi ise kullanılan şuur akışı yönetimidir.

Şuur Akışı Yöntemi

Şuur akışı yöntemi, oluşturulan roman kahramanın zekâsından geçenleri, zekâsından geçtiği gibi romana aktarma mücadelesidir. Çağdaş romanların güç anlaşılmasını sağlayan en ehemmiyetli unsurdur.

Şöyle açıklayalım:

Realist bir romanda kahramanın saatlerce düşüncelere daldığını ve saatlerce aynı düşünce çevresinde düşünce ürettiğini okuruz. Ancak Modernist roman kahramanı öyle saatlerce aynı mevzu üzerinde fikir üretemez. Zira şuurdan akan şey, o karmaşa, sapmalar olduğu gibi yansıtılır. Buna şuur akışı denir. Ama Modernistler, yalnızca şuur akışı yöntemini kullanmazlar.

Modernistler bir mevzuya odaklanmış iç konuşma, iç monolog tekniği denilen bir konuşma aktarımını asıllaştırırlar ki bunu da ilk defa onlar ortaya çıkarmıştır. Bunlara iç diyalog yöntemi denilebilir. Mesela bazen kendi içimizde muhayyel bir bireyyle konuşuruz, münazara ederiz, kendi kendimize sualler sorarız ki iç monolog da bütün olarak budur.

Modernist yazarlar, zekâdan geçenlerin dolaysız aktarımı mevzusunda oldukça ehemmiyetli yenilikler asıllaştırırlar. Modernist yazarlar için insanın fiziksel özellikleri tamamıyla anlamını yitirmiş vaziyettedir. Artık birey aynada kendisine bakmamaktadır veya bir başkasına bakıp hoşlanma ya da nefret etme gidişatında değildir. Özellikle bir hayli romanda bireyler, kendi içlerine kapanmışlardır. Bu yüzden de bu cins romanlarda, daha çok, bireyin iç dünyasını yansıtacak, onun iç dünyasını dolaysızca aktaracak teknikler sınanmış ve bulunmuş diyebiliriz.

Netice olarak Modernist edebiyat, özellikle roman ve öykü cinsinde realist taktiklere, seçenek olacak çok ehemmiyetli yenilikler getirmiştir. Hemen tamamında hakikatinde reelin ne kadar anlanamaz, ne kadar algıya doğru bir yaklaşım olduğu fikri vardır. Bu yaklaşım yazarın lehinedir ancak okurun lehine değildir.

OLAY ÖRGÜSÜ

Realizim, Pozitivizme bağlıydı. Pozitivizm ise bilimsel yöntemleri kullanırdı. Olay örgüsü ise neden-netice ilişkisi ile oluşturuldu. Modernist roman realizmi aşmak istediğinden Realizmin tekniklerini kullanmaz. Determinizme de inanmaz. Olay örgüsünde buna da yer vermez.  Zira modernist yazarın kurguladığı hayattaki kahramanların kafası son derece karmaşıktır. Büyük serüvenli bir hayatları yoktur. Tutunamayanlar romanının kahramanı, sıradan bir insandı; bir siyasetçi ya da ünlü birisi değildi.

Kahraman yalnızca kendi iç dünyasıyla meşguldür. Modernist yazarlar, kendilerini birey olarak algılayan, kendinin farkına varan, kendini asıllaştırmak isteyen ama gerçekleştiremeyen insanı anlatır. Dolayısıyla bu cemiyet tarafından hastalıklı olarak görülür, cemiyete yabancılaşma mevzubahisidir. Bu vaziyette elbette olay örgüsü olmayacaktır; ama bu Modernist romanın akla gelenlerin arkası arda sıralama biçiminde yazıldığını da göstermez. Bütün tersine Modernist yazarlar, tek bir cümleyi dahi atlayamayacağınız bir yapı kurarlar. Bu yapı şuurlu olarak kurgulanmış bir yapıdır. Okura rol veren, okuru faalleştiren bir stratejiye dönüşür. Modernist romanda bir sayfa dahi sıçradığınız temayı kaçırmışsınız demektir.

TEMALAR

Modernizmde en ehemmiyetli tema yabancılaşmadır. Yalnızlık, depresyon, bireyin kendi ifade ederken karşılaştığı her gidişat birer temadır diyebiliriz. Nitekim Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabında da tema vefat ve yalnızlıktır.

Bakış açısı

Modernist yazarlar bunun dışında eskiki romanlarda genelde pek karşılaşmadığımız bir teknik deniyorlar. Çoklu anlatıcı, çoklu bakış açısı oluşturuyorlar. Mesela bir romanda bir ana odaklanıyor, o anda orada bulunan bir hayli birey, o olaya farklı farklı açılardan yaklaşıyorlar. Sevgi Soysal’ın 1936-1976 Yenişehir’de Bir Öğle Süreyi romanını böyle bir romandır.  Bu teknik, Modernizm’den evvel de kullanılıyordu; ama bunu en iyi yansıtan Modernistlerdir. Bu, reelin ne kadar göreceli yani göreceliği olduğunu bize gösterir ve romanın reelliğinin yalnızca anlatıcıya bağlı olduğunu vurgular. Bu açıdan Modernist romanın bu bakış açısı, bu yaklaşımı,  roman cinsine yapılan büyük katkılardan birisidir. Bakış açısı, anlatım davranışı, anlatıcının kimliği gibi mevzuları da kapsar. Bunların hepsinin Modernistlere borçluyuz.

Anlatıcı

Romanda veya öyküde genelde iki cins anlatıcı vardır. 

1. Tekil birey ben 
3. Tekil birey o 

Çok ender olarak 2. Tekil birey sen ile 1. Çoğul birey biz anlatıcıları da vardır. Ancak 1. ve 3. Tekil birey anlatıcılar özellikle 3. Tekil birey anlatıcı daha yaygındır. Ama 1. Tekil bireyin anlatıcı olduğu romanların tek tip olduğunu düşünürsek yanılırız. Anlatım konumu da ehemmiyetlidir bu bağlamda. Zira romanda bakış açısının hangi konumda oluşturulduğu, anlatıcının hangi konumdan romanı anlattığı da ehemmiyetlidir. Kimi anlatıcı Yaradan konumundadır, her şeyi öğrenir. Kimi de gözlemcidir, yalnızca görebildiklerini, duyabildiklerini yazar. Natüralist yazarlar gözlemci anlatıcıyı kullanır. Ama değişik bir hayli yapıtta Yaradan anlatıcı konumuyla karşılaşabiliriz. Bunlar öteden beri vardır. Biliniyor. Ancak bunu, bu biçimde kavramlaştıranlar, Modernist yazarlardır.

Bakış açısı dediğimizde yalnızca anlatıcı veya anlatıcıların bakış açıları amaçlanır ve Modernist romanda reeli anlatıcı oluşturur. Anlatıcının bakış açısı asıllığı hudutlar. Onun idrak ettiği, görebildiği kadar sunulan bir asıllık vardır. Her farklı anlatıcı farklı bir asıllık ortaya koyabilir.

Modernist romanlarda çoklu anlatım tekniğinin kullanılması bazı kavramsal kasvetleri yaratabiliyor. Anlatıcı her zaman Y bireyinden, X bireyinden bahsettiğini belirtmez. Okuyucu, romanın genel işleyişinden bunu çıkarmak gidişatında kalabilir. Bu da farklı bakış açılarından baktığımızda aynı olgunun ne kadar farklı idrak edilebileceğini gösterir bize.  Böylece hakikatinde yalnızca kurmaca dünyada değil, hayatın içinde de tek bir asıllık olmayabileceğini düşünmeye başlarız. Böylece başkalarını ötekileştirmemeyi düşünmeye başlarız. Doğruluk kavramı değişir, herkesin, bizim gibi düşünmeyen insanların da düşündüğünü ve olaya daha farklı bir açılardan baktıklarını görmeye başlarız. Edebiyat bize bunu öğretir. Has edebiyat, bize bütün de bunu öğretir.