Son Haberler

Türk Edebiyatında Eleştiri: Servet-i Fünun Dönemi

-
Eylül 19, 2022
Türk Edebiyatında Eleştiri: Servet-i Fünun Dönemi

Tanzimat döneminde, Divan Edebiyatını vurmak ya da can verme aşamasına gelmiş bu edebiyatın idam mangasını hazırlamaktan ileri gitmeyen tenkit, Servet-i Fünun öteki ismiyle Edebiyatı-ı Cedide devrinde asıl olgunluğuna erişmiştir. Üstelik belirli bir birikime de sahip olarak öncesizliğini aşmış, Tanzimat aydını gibi Batı’yı geriden izlemek yerine ona yanaşmıştır.

Tanzimat aydını, Batı’nın sanat hayatını Romantizmle Realizmle sınırlı bırakırken, Servet-i Fünun aydını hem Realizmi hem Romantizmi yakından tanımış hem de Sembolizm, Parnasizm gibi modern akımları da takip etmeyi muvaffak olmuştur. Bu da onları mesnetsiz bir tenkitten uzaklaştırıp yöntemli bir tenkidi öğretmiştir.

Servet-i Fünun aydınının en önemli şansı ise geçmişle uğraşmak zorunda kalmayışıdır. O işi zaten Tanzimatçılar yapmışlardır, dolayısıyla Servet-i Fünun aydının en önemli şansı Tanzimat aydınıdır. Bu konuya Atilla Özkırımlı şöyle bakmıştır : “… Ayrıca divan edebiyatının kötülenmesine de gerek kalmamıştır artık. Batılılaşma sürecinde eski, yalnız edebiyatıyla değil bütün üst müesseseleriyle yenik düşmüştür. Şimdi sıra yeni edebiyatın ilkelerinin, niteliklerinin açıklanmasında, eskiyi savunanların saldırılarını püskürtmeye, yeni düşünce ve kültür ortamının temellerinin sağlamlaştırılmasına gelmiştir.”

Servet-i Fünun aydınları olarak şu isimler dikkat sürükler: Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit Yalçın, H. Nazım, Ali Ekrem, Cenap Şahabettin ve Halit Ziya Uşaklıgil. Bu aydınların özel olarak değerlendirilmelerinin nedeni, ismi anılan şahısların Servet-i Fünun edebiyatını açıklayıcı, tenkit türünde sayılan eserler kaleme almış olmalıdır. Bu aydınlar, sadece edebiyat ile değil, dil ile de ilgilenmişlerdir. Özellikle Cenap Şahabettin ve Hüseyin Cahit Yalçın’ın bu yolda büyük mücadeleleri vardır. Bu iki aydının dönemsel ve tarihsel şartlarda edebiyatımızı inceleyen yazıları, bu yazılarındaki nesnellik ve bilimsellik, edebiyat hakkındaki somut düşünceleri oldukça önemlidir.

Peki, neden Tanzimatçılar da bu özellikleri geçen yazılar yazamamışladır. Sonuçta Tanzimat edebiyatçıları, Batı’yı izlemişlerdir. İşte bu soruya Atilla Özkırımlı’nın yanıtı net ve tatmin edici : “ Tanzimatçılar Batı’yı azıcık geriden izlemişler, klasiklerle, romantiklerden öteye pek geçememişler. Oysa Servet-i Fünuncuların reelcilerden başlayarak modernleri sembolistlere kadar Batı’yı hemen hemen günü gününe izledikleri bilinmektedir. Ayrıca Hippolyte Taine, Anatole France, Jules Lemaitre, Emile Faguet, Frederic Brunetiere gibi farklı tenkit yönlerini geliştiren yazarları da tanıyorlar, onlardan etkilenerek yeni ‘tenkit’ anlayışlarını tanıtan yazılar da yazıyorlardı.”

Tanzimat aydınlarının ulusu eğitmek gibi bir emelleri olduğunu Servet-i Fünun için böyle bir şeyin söz konusu olmadığını bildirmek isteriz. Bu sanat anlayışı da Servet-i Fünun aydınının sanatla daha haşır neşir olmasını açıklayabilir.

Servet-i Fünun döneminde salt tenkit ile uğraşan en önemli aydınımız Ahmet Şuayb olmuştur.  Bu dönemde ne şiir ne de başka bir ahlakı cinsle uğraşır Ahmet Şuayb, sadece tenkit yazısı yazar. Taine etkisindedir. Hayat ve Kitaplar başlığı altında toplar yazılarını.  O, yazılarında edebiyat yapıtlarını duygusal yönden değil bilimsel yönden tenkit etir. Eserin, bağlı olduğu sanat akımına, onun yazarı ile alakasına, cemiyet bilime göre durumuna, psikolojiye göre durumuna bakar. Bu harikulade bir birikimdir.  Kendi yazılarını bu biçimde yazarken de tenkit yazısının böyle olması gerektiğini savunarak günümüzdeki tenkit anlayışını Servet-i Fünun’a aşılar. Ahmet Şuayb, Servet-i Fünun dergisinde Esmar-ı Matbuat isimli köşeye de sahiptir. Bu köşede Fransız edebiyat dergilerinin son sayılarını takip ederek haftalık bir sanat, edebiyat yazıları yazar.

Ahmet Şuayb’ın tenkitsinden bir örnek:

“Şimdi ikinci noktaya gelelim : Gayr-ı şahsiyet [kişisel görüşten ayrılmak, nesnel bakmak], yani natüralizm salt ve kat’i [ kesin ] surette, kabil-ül-husul [üretimin şartı/ edebiyat eseri oluşurmanın şartı ]müdür ? Hayır; çünkü salt natüralizm eşyasının tıpkı tıpkısına bir kalıbını, bütün bir nümunesini mihanikî [ölçüsel, hassas bir ölçü birimi] bir stilde irae etmeyi [göstermeyi] icap eyliyeceğinden içinde beşerî hiçbir şey bulunmamasına ve binaneleyh san’atkârlığın fıkdadına [yok olmasına] bâis [neden] olur. Eser-i san’at [sanat eseri] denildiği zaman onda tabiat ile insanın mevcudiyetini farzederiz; tabiat bir resim gibi aynen tersim [resmedilmek] ve tasvir edilmeyip insanın; yani san’atkârın tesiriyle ve mizaciyle tâdil [aslına zarar vermeden değiştirmek ] edilmiştir. Demek natüralizm müellifi [yazan, meydana getiren] eserinden tamamiyle çıkarmıyor. Müellif orada da mevcuttur; bununla birlikte natüralizmin esası yine gayr-i şahsidir.“

Yukarıyadaki tenkit konusu natüralizm sanatıdır. Tanzimat döneminde bırakın bir akımı tenkit etmeyi, akım bütün anlamıyla uygulanamıyordu. Burada ise akımın uygulanması bir kenara, akım tenkit etiliyor, akıma değişik gözle bakılıyor. Bu, edebiyatın ilerleyişinin en yetkin örneği sayılabilir. Çok değil, bir elli sene kadar zamanda, öykünmeden çıkıp tenkit boyuna varabiliyoruz. Elbette ki Tanzimat edebiyatını bu yönden kınamıyor ya da ufak görmüyorum/ görmüyoruz/ göremeyiz; çünkü bu bir yürüme ve ilerleme işidir.

Servet-i Fünun dönemindeki tenkit konuları sadece edebiyat değildi, dil konusunda da tenkitler mevcuttu. Halit Ziya Uşaklıgil, bu konuda çabalayan aydınlarımız arasında… Elbette ki Tevfik Fikret’i de bu kefeye koymalıyız:

“Lisan daha incelmeli, daha tenn, daha tabiî, daha hassas, daha saydam, daha münevver, daha espirî olmalı… Müteessir [üzüntülü], mütefekkir [düşünceli, fikir sahibi] görülmeli… Pek hoş amma nasıl?

Nasıl  mı?.. Bunu sormağa ne gereksinim var? Zate’n mahiyet-i lisan  [lisanın içeriği] ne olduğunu biraz tedkik ü takdir [ düşünmek ve değer vermek ] etmiş olanlar içün bundan başka cinsli düşünmek, bundan başka cinsli söylemek mümkin midir? Lisan tasavurat ü tehassüsatın [ düşünce ve duygunun ] bir vasıta-i beyannameyi [ bildirme aracı ] ise kuşku yok ki mütefekkir ve müteessir de görünmek gerekli kazanç.

Bir de lisanımızın ya’ni Osmanlıcanın Arabî ve Farsî elfaz ü terâkibden [sözler ve tamlamalar] istiğnası [çekilmesi, tok bırakılması ] kabil değildir [ kabul edilemez ]; Binae’n’aleyh [bunun üzerine] sadeliği bir istiğnanın husülünde [türesinde, çıkarımında] aramak hiç doğru olmaz. “ Tevfik Fikret, Servet-i Fünun, s. 283, 1896

Şair olan ama düz yazılarıyla da edebiyatımızda önemli bir yere sahip olan Cenap Şahabettin, yine şairane bir deyimle tenkit yazıları yazmıyor. İşte onun kendi şiiri hakkında yazdığı bir tenkit daha doğrusu bir müdafaa yazısı:

“ Henüz tezahür etmemiş [ görülmemiş, zuhur etmemiş ] bir bahar-ı sebzin [baharın yeşili] ile memlû [dolu], bütün berk ü çemenle [yaprak ve yeşillik] mestûr [örtülmüş], bütün bir hadâret-i mütemevvice [huzur dalgası] ile mahdûd [sınırlandırılmış] bir rüya görürseniz… Bu rüya-ı kari [rüya tabircisi?] yormamak, usandırmamak içün yalnız bir kelime, yalnız bir sıfatla anlatmanız iktiza ederse [lazım gelirse] ne dersiniz?… Biz ‘yeşil rüya’ diyoruz.  Yine meselâ bütün deryâdan, bütün semâdan ibaret, kebûd [gök mavisi] ü nâmahdûd [sınırsız] bir hülyaya dalarsanız, bu hülyayı yalnız bir lâfz ile bir işaretle ifham içün ne yaparsınız? Biz ‘mai [mavi] rüya’ terkibini [tamlamasını] buluyoruz; ve bütün o evrenlerde göze çarpan umumî [herkesle alakalı]bir hassayı [özelliği] mefhum-ı külliye [anlaşılmış olan çoğunluk] izafe ederek [karıştırmak/karıştırarak] bir lafzın [sözün] meâlini [anlamını] külliyât ü mübhemiyyet [ yazılan eserlerin hepsinden ve anlaşılmazlıktan] kurtarıyoruz. Cenap Şahabettin, Servet-i Fünun, s. 331, 1897]

Atilla Özkırımlı, Servet-i Fünun tenkit için şu yorumu vermektedir : “… sonuç, Türk edebiyatında bir cins olarak tenkitnin Servet-i Fünun döneminden başlayarak, Batı’da ortaya çıkıp sistemleşen tenkit anlayışlarının etkisinde büyüdüğüdür. Bu gelişiminin, birbiriyle zaman zaman kesişen iki ayrı çizgide sürdüğü söylenebilir:

– Edebiyat tarihi, inceleme ve araştırma alanında,

– Yeni edebiyat akımlarının Fecr-i Ati, Esrarengiz, İkinci Yeni gibi ilkelerinin niteliğinin açıklanması ve savunulmasında.

Yeni yayımlanan edebiyat yapıtlarını tanıtmayı kasteden tenkit yazılarını ise bu iki gelişim çizgisinin tamamlayıcısı olarak görmek gerekir.”

Tenkit, her ne kadar Servet-i Fünun döneminde acemilikten çıkıp uzmanlaşsa da bizde asıl edebiyat eleştirmenliği 1940’tan sonra gelişmiştir.

* Alıntılarında yabancı sözcükler “[]” kullanılarak sadeleştirilmiştir, sadeleştirme esnasında Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca – Türkçe lügatına bağlı kaldığımı bildirmek isterim. Metnin aslını bozmamak emeliyle alıntılıları direk sadeleştirmek yerine bu yöntemi seçim ettim.