Son Haberler

Tuğra Nedir?

-
Eylül 9, 2022
Tuğra Nedir?

Tuğra Nedir?

Tuğra, en kısa ve net anlamıyla Türklerin devlet işlerinde kullandıklar imzadır. Bu imza ile devlet işleri döner bu imza ile emirler yerine getirilirdi. Bu bakımdan da cumhuriyet dönemine kadar, tuğra önemini gözetmiş ve hatta tuğra bir sanat haline getirilip padişaha uygun en hoş imza çıkartılmaya çalışılmıştır. Matematiğin, sanatın ve siyasetin buluştuğu tuğralar ne yazık ki tahlilcilerin üzerine durmadıkları bir mevzu olarak kalmıştır. İnanıyoruz ki tuğra ve tuğracılık mevzusu hakkettiği yere kavuşacaktır ama biz evvel, tuğrayı en basit haliyle sizlere anlatmak istiyoruz.

Tuğra Türkçedir…

Tuğra Türkçe bir kelimedir; kelimenin aynı anlama gelen Arapçası “alamet” ya da “tevki”; Farsçası ise  “nişan”’dır. Anadolu topraklarında kurulan Türk devletleri tuğraları için yukarıyada bahsi geçen dillerdeki kelimeleri kullanmışlardır; özellikle Selçuklular, devlet dillerinin Farsça olması suratından bu terimlere daha çok aşinadır.

Neden Tuğraya İhtiyaç Dinlendi?

İletişimin şimdiki kadar sık ve kolay olmadığı zamanlardan bahsediyoruz. Bu bakımdan ülke kumpasi ve sahtekarlığın önlenmesi için padişahlar çıkardıkları emirlere kendi imzalarını koyarlardı; bu, çıkarılan emirlerin onlara ait olduğunu gösterirdi. Böylelikle ülkede “padişah emri” ismi altında kişilerin kendi faydalarına kullanacakları sahte emirler gezmezdi.

Tuğraları devletderi yalnızca padişah yazardı ama daha sonra devlet hudutları genişledikçe bu görevi vezirler de şehzadeler de  üstlenmeye başladı. Padişah tuğraları da onlarda bulunuyordu. Yalnız denetim kağıdın denetimi ile sağlanıyordu. Padişahlar beyaz tuğralı ahkam kağıtlara emirler yazıyordu, bu kağıtlar padişah savaşa gitmeden evvel hudutlu rakamda devlet yetkililerine verilir, buraya gereken emirler yazılır, gereken kişilere gönderilirdi; daha sonra padişah İstanbul’a döndükten sonra ahkam kağıtlarının ve emirlerin hesabı verilirdi. Bu şekilde emirlerin hakimiyeti sağlanırdı. Osmanlı, imparatorluk olunca emir yazma işi, vezirler, şehzadeler ve valiler tarafında da yapılmaya başlanınca bu uygulama ile emirlerin hakimiyeti sağlanmaya başlamıştır.

Tuğranın İçeriği Nedir?

Tuğra, kişisel imzaydı; natürel olarak imzanın sahibinin olması gerekirdi. O yarıyılda soy isim değil, baba isminden kişileri tanıma gidişatı vardı. Bu bakımdan tuğrada padişahın ismi ve Arapça baba ismi söylemi yer alırdı. Örneğin Orhan Gazi’nin tuğrasında : Osman bin Orhan yazar; yani Osman’ın oğlu Orhan.

Orhan Gazi’nin tuğrasında en basit şekilde imza atılmıştır ama ilerleyen zamanlarda bu imzaya “han”, “şöhret”  lakapları ve  “el muzaffer daima” duası eklenip zenginleştirilmiştir. Böylelikle kalabalıklaşan tuğra, bvefatlara bölmek zorunda kalmıştır. Tuğranın bölümleri de şu şekildedir:

Kürsü: Burada padişah ismi, padişahın babasının ismi ve yukarıyada bahsettiğimiz , “her zaman zafer kazansın” anlamında “el muzaffer daima” duası eklenir. Bu kısma “sere” de denir.

Beyzalar: Kürsüden sola doğru kavislenerek giden iç içe iki “Beyza” sınan şekiller bulunur.

Üç tuğ: Kürsüden yukarıya doğru uzanan elif harfleri vardır. 

Üç zülfe : Tepeden sol alta doğru kıvrılan üç adet zülüf vardır.

İslam Ülkelerinden Selçuklulara Kadar Tuğra Geleneği…

İslam ülkelerinde Divan-ı İnşa ismiyle anılan ve bizim tuğra geleneğimize benzeyen vaziyet mevzubahisiydi.  Divan-i İnşa’da da padişahın lakabı, padişahın ismi ve dua kısmı vardı. Selçuklu Devleti’nde ise bu  makam Divan-ı Tuğra ismiyle Tuğrul Bey zamanında kurulmuş gibi görünüyor; ayrıca ilk tuğranın da Selçuklu paralarında da tesadüfülen ok ve yaydan oluşan, kendi soylarının yani Kınıkların bayraklarındaki damgalardan oluştuğu ön görülmektedir. Yalnız bunun somut delilleri elimize ulaşmamıştır.

Yalnızca “sultan” yazan birkaç adet Selçuklu tuğrasına tesadüfülmektedir. Bu tuğranın İslam dünyasında kullanıla nişanların sadeleştirilmesine elde edildiğini düşünen tarihçi ve analistler de vardır.

İşin ilginç yani Selçuklularda kullanılan tuğra ile Osmanlılar da kullanılan tuğra arasında pek bir ilişki yoktur. Selçukluların kullandıkları tuğra modelinin Eyyübilerden alındığı tahmin edilmektedir. 

Osmanlılarda İlk Tuğra ve Tuğra Geleneği

Osmanlılar’da tuğra geleneği 1324 senesinde Orhan Gazi ile başlar. Osman Gazi’nin tuğrasının varlığı bilinmemektedir.

Orhan Gazi’nin tuğrası en sade en gösterişsiz tuğradır. Yalnızca “Orhan bin Osman” ifadesi yer almaktadır. Altta da gördüğünüz gibi ufak bir beylik olan Osmanlı Beyliği’nden bilave edilen sadeliktedir.

Tuğra Nedir?

Orhon Gazi’nin tuğrası 1348 senesinde harflerle oynanarak biraz daha ziynetli hale getirilmiştir. I. Murad zamanında harflerin daha ziynetli yazılması geleneği devam etmiştir, tuğralara daha da özenilmeye başlanmıştır.

Yıldırım Beyazıd zamanında artık güçlü bir devlet olan Osmanlılar, tuğralarına “baba” yerine “han” ifadesi kullanılmaya başlanmıştır. Bu uygulama I.Mahmud döneminde şekil değiştirmiş, han ifadesi baba ismi yerine değil direk dönemin padişahı ismine konmuştur.

II. Süleyman döneminde dua kısmı kesinlik kazanmıştır. II. Süleyman’a kadar I. Murad dua kısmını “muzaffer daima”, Fatih Sultan Mehmet “el muzaffer daima” yazmıştır. Fatih’deri sonra gelen padişahlar da Arapçadan gelen “el” ifadesi kullanılmış ama bu kullanım II. Süleyman zamanında netlik ve kesinlik kazanmıştır.

Yavuz Sultan Selim itibariyle “Şah” ünvanı kullanılmaya başlanmıştır; Yavuz Sultan Selim zamanındaki tuğra içeriği şu şekildedir: “Selîm Şah b. Bâyezîd Han el-muzaffer dâimâ”

Kanuni Sultan Süleyman zamanında ise aynı ünvanlar baba için de ilave edilmeye başlar : “Süleyman Şah b. Selîm Şah Han el-muzaffer dâimâ.”

Kanuni Sultan Süleyman’ın kesinleştirdiği bu kullanım III. Mehmed dışında tahta geçen her padişah tarafından II. Mahmud dönemine kadar kullanılmıştır.

Osmanlılarda Tuğra Yalnızca Padişah Tarafından mı Çekilirdi?

İlk zamanlarda, yani bir devlet teşkilatı yokken padişah ya da beyler kendi tuğralarını çekiyor olabilirdi ama Osmanlı bir devlet haline gelince tuğra sürükleme işini padişahın kendisinin yapması imkânsız hale geldi. Bu gidişatta, padişahın tuğrasını sürüklemekle ilgilenen üst düzey devlet görevlileri vardı. Bu kişilere “nişancı”, “tuğrai”, “tevkii”, “muvakki” ismi verilirdi. Tuğranın öğrenilmesine ve öğenim süresine de “meşk-i tuğra” denirdi. Meşk-i tuğra eğitiminden geçtikten sonra tuğra çekmeyi bilenlere ve tuğra sürükleyenlere “tuğrakeş” ismi verilirdi. Bu iş 1922 senesine kadar süregelmiştir.

Tuğra padişahın her fermanında olmak zorunda değildi. İstanbul içinde Divan-ı Hümayun’dan çıkmak koşulu ile tuğrasız fermanlar çıkabilirdi ama taşrada yani İstanbul dışında tuğrasız ferman olamazdı.

Padişahların yanı gizeme şehzadelerin, veziriazamların, vezirlerin de tuğra sürükleme yetkisi vardı ama bu ahkam kağıdı denilen özel bir kağıt kullanmak zorundaydılar. Şayet padişah savaştaysa ahkam kağıdı hudutlu rakamda üretilir ve ahkam kağıdının miktarı emir yazan tarafından bir üst makama bildirilirdi. Ama veziriazamları ve vezirlerin artmasıyla Kemankeş Mustafa Paşa bu uygulamayı kaldırmıştır.

Tuğra dışında “pençe” ismi verilen damgalar da kullanılmaktaydı. Osmanlı eyaletlerindeki vezirler, uç beyleri, sancak beyleri, beylerbeyi emir çıkaracakları zaman imza yerine pençe denilen damgayı kullanırlardı.

Mühürden Sanata Dönüşen Tuğralar…

Tuğra, Osmanlılar için artık bir sanat olmaya başlamıştı. Tuğranın nasıl çekileceği, tuğrada kullanılacak renkler, varaklar ve hatta renk bile bu sanatın mevzusu olmaya başlamıştı. Orhan Gazi’de kullanılan sade tuğra gitmiş yerine kaideleri olan, gösterişli ve bir matematiği olan tuğralar işlenmeye başlamıştı.

Tuğralarda 16.yy’da çok fazla gösteriş vardı ve bu gösteriş tuğraların matematiksel yanılgılarını örtüyordu. Bir ara, tuğralar kadar görkemli o kadar gösterişli yapılmaya başlandı ki tuğra okunmaz hale geldi. Hele ki bir resmi hatırlayan Arap harflerinin fazla birleştirilmesi, çok fazla varak kullanılması gerçekten de klasik bir insanın okuyamayacağı tuğralar ortaya çıkardı ama bu varaklar, boyalar sayesinde de tuğranın yukarıyada bahsedilen eksiklikleri kapatıldı. Nitekim 18.yy’da tezhip sanatı kullanmadan oluşturulan tuğralar, yalnızca mürekkeple yazılınca eksikliler anlaşılmıştır. Ve yine aynı asırda fark edilen bu eksiklikleri gidermek için çalışmalar yapılmış tuğralara bir miktar getirilmiştir.

Tuğra sanatı ve düzenlenmesi mevzusunda ismini en sık dinlediğimiz sanatçı Mustafa Rakım Efendi’dir. 19.yy’da tuğradaki bu eksiklikleri görmüş ve bunu gidermek için tuğraya bazı tertip etmeler getirmiştir. Bu tertip etmeleri dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım:

1. Harflerin nasıl yazılacağını tek tek düzenlemiş, iyileştirmiştir. Bunu neden yaptığını şuan kavramak güç olabilir ama o dönemin koşullarını düşünmek gerekiyor. O yarıyıllarda mürekkep ve kamış kalemle yazılar yazılıyordu. Kamış kalemi yakalayan kişinin tutuş istikametinden mürekkebi az ya da çok almasına kadar her şey harflerin kalınlık ve inceliklerini etkiliyordu. Mustafa Rakım Efendi yazı yazmada yani sülüs dediğimiz sanatta bütün bir akılda olduğu için tuğrandaki tüm harfleri düzenledi. Böylelikle Mustafa Rakım Efendi kalemle tuğraya güzellik kattı. Bu güzelliği, yalnızca Mustafa Rakım Efendi’nin kalem güzelliğidir. Bu yazı yazma yeteneği ile tuğra ziynetsiz halde bile bir kalem güzelliğine sahipti.

2. Harfler arasındaki boşluğu belirlemiştir. Aynı zamanda bir ressam olan Mustafa Rakım Efendi kendi zamanına kadar süregelen harfleri gelişigüzel istifleme geleneğine son vererek her harf arasına belli bir aralık koymuştur. Böylelikle tuğranın okunmasını kolaylaştırmıştır.

3. Tuğraları hafif sola eğik yazarak tuğraya hareket katmıştır.

4. Mustafa Rakım Efendi döneminde evvel tuğralar üzerinde fazla sanat yapıldığı belliydi. O, tuğranın ilgili yerde bahsettiğimiz bölümlerini belli bir orana göre şekillendirmiştir.

Mustafa Rakım Efendi’nin yukarıdaki değişikliklerinin bütün ve muhteşem örneği II. Mahmud için çekilen tuğradır. Ondan evvel de IV. Mustafa için 1808 senesinde çektiği tuğrada kendi stilini yansıtmıştır. 1815 yılındaki II. Mahmud tuğrası, Topkapı Epilepsiyi’nın giriş kısmında yer almaktadır.

Osmanlılarda Tuğra Nerelerde Kullanılırdı?

Osmanlı Devletinde tuğralar kağıt ve madeni paralar üzerinde kullanılırdı. Bu uygulamanın yanı gizeme 18.yy’da taş kitabelerde de kullanılmaya başlanmıştır. Yalnız kitabe kullanımının daha eski bir uygulama olduğunu  1431 senesinde Selanik’te Yedikule Kalesi’nin kapısı üzerinde bulunan II.Murad tuğralı kitabesinde görüyoruz. İstanbul sınırlarındaki ilk tuğralı kitabe ise Tophane-i Amire üzerindeki I. Mahmud’a ait olan 1743 tarihli kitabedir.

Tuğralı kitabe uygulaması yeniden fethedilen bölgelere de konulmuştur. Mesela 1739 senesinde yeniden Osmanlı idaresine giren Belgrad’a I. Mahmud tuğralı kitabe dikilmiştir.

II. Mahmud döneminde tuğralar kitabeye bağlı kalmadan taşa işlenen şekilleriyle de ortaya çıkar. Kitabelerde de taşlarda da tuğranın yazı kısmı altın varakla kaplanıp tuğra zemini ördekbaşı yeşili, koyu mavi, vişneçürüğü ya da direk siyah renge boyanırdı.

İstanbul hudutları içinde az da olsa mozaik ile yapılan tuğralara da tesadüfülür. Bu tuğralar iki tanedir. Birisi Sultan Abdülmecid’e ait olan Ayasofya Sırçaii’ndeki celi tuğrası 1849, diğeri ise Sultanahmet’te bulunan Alman Çeşmesinin kubbesinde II. Abdulhamid’e ait olan tuğra.

Osmanlı madeni paralarında tuğra kullanılırdı. Paranın bir suratına paranın yapıldığı tarih ve zaman; bir suratına da padişah tuğrası basılırdı. Ulus arasında madeni paranın yazı olan kısmına “yazı”, padişah tuğrası olan kısma “tura” denmiştir. Günümüzde de aynı adlandırma devam etmektedir.