Son Haberler

Tarık Buğra’nın Edebi Kişiliği

-
Eylül 17, 2022
Tarık Buğra’nın Edebi Kişiliği

Tarık Buğra'nın Edebi Kişiliği

Bütün ismi Süleyman Tarık Buğra’dır. 1918 yılında Akşehir’de Ağır Ceza Reisi olan Erzurumlu Nazım Bey ve Akşehirli Nazike Hanım’dan olmadır.  Akşehir, hatta Ege bölgesi onun için oldukça önemlidir. Öyle ki bir hayli roman ve hikayesinin mekanı olarak kullanılmıştır. Yalnız babası yargıç olduğu için çocukluğunun büyük kısmı şehir şehir, kasaba kasana dolaşmakla geçti; ama ilköğrenimini yine memleketi Akşehir’de aldı. Burada Rıfkı Melül Meriç’ten dersler aldı.

Orta öğretimi ise İstanbul Erkek Lisesinde oldu ki bu lise dönemin hatta şimdinin rakamlı iyi okullarındadır. Ki bu mektepte de Pertev Naiv Boratav’ın ve Hakkı Süha Gezgin’in öğrencisi oldu. Yazar olmaya ise lisede karar verdi.  Yalnız İstanbul’da başlayan orta öğretimi Konya ‘da devam etmek zorunda kaldı. 1936’da liseden mezun olduğunda ilk hikâyelerini ve şiirlerini “Tarık Nazım” takma ismiyle yazmaya başlamıştı.

Aileden zengin değildi Tarık Buğra ve bu bakımdan aslında güç bir öğrencilik geçirdi. Önce İstanbul Tıp Fakültesinde başladı yüksek öğrenimine ama burada yalnızca iki sene okuyabildi, daha sonra aynı mektebin Hukuk bölümüne devam etti. Hukuk fakültesini de parasal imkansızlar yüzünden 3 sene okuyup bıraktı.

Bir dönem öğrenimine ara vererek farklı işlerde çalışmaya başladı. Azıcık para biriktirip yeniden üniversiteye döndü. Bu sefer Edebiyat Fakültesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okumaya karar verdi.  Bu mektep dönemi de çok uzun sürmedi ve eğitimini yarıda vazgeçip vatani görevini yerine getirmek üzere 1942 yılında askere gitti. Yalnız söylemek gerekir ki Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okuduğu zamanlarda ders aldığı öğretmenlerden birisi Ahmet Hamdi Tanpınar birisi Mehmet Kaplan idi. Bu iki devden aldığı dersler yazın yaşamını da etkileyecekti. 1972 – 1945 seneleri arasında askerlik görevini yerine getirdi.

Edebiyat fakültesinde okurken bir yandan da Şişli Terakki Lisesinde öğretmenlik yapıyordu.

Tarık Buğra, oyun yazarı, hikaye ve roman yazarı, gazeteci olarak tanınır. İlk gazetecilik çalışmalarını 1947 yılında Akşehir’de çıkardığı “Nasrettin Öğretmen” mecmuasıyla başladı. Bu dönemde zaten okuldan da bölmüştü. Çeyrek hekim, çeyrek avukat, çeyrek Türkolog olan Tarık Buğra, Nasreddin Öğretmen dergisinden sonra “Zeytin Dalı” isimli edebiyat dergisini çıkarmaya başladı.

İlk oyununi ve ilk romanını ise askerken yazdı. İlk yapıtı “Akülmülatörlü Radyo” isimli oyunu, ilk romanı “Yalnızlar” idi. Akülmülatörlü Radyo oyun Şehir Tiyatroları tarafından beğenildi ve “Yalnızlar” isimli romanı bu oyunun roman haline getirilmesiyle oluştu.

1948 yılında yazdığı “Oğlumuz” isimli hikayesi Cumhuriyet gazetesinin açtığı hikaye yarışmasında ikinci oldu. Bu ödül ile o artık isminı duyurmaya başlamıştı. Hikayeleri Milliyet gazetesinde yayınlanıyordu. 1951’den sonra Milliyet, Yeni Gün, Vatan, Türkiye Spor gazetelerinde fıkra yazarlığı, sekreterlik, yöneticilik yaptı. Yeni İstanbul Haber gazetesinde çalıştı ve Tercüman gazetesinde fırka yazarlığı ve müdürlük yaptı.

Bu arada 1949 yılında ilk kitabı  “Oğlumuz” çıktı. Ödüllü olan bu kitabın içinde 13 hikaye vardı ve oldukça fazla dikkat çekti. Bu çıkış üzerine zamanın önemli edebiyatçılarından Yusuf Ziya Ortaç ona Çınaraltı isimli mecmuada “Sanat Hareketleri” başlığı altında yazmasını istedi. Artık önüne basın ve iş fırsatları olan Tarık Buğra, tamamlama tezini vermeden Edebiyat fakültesini bıraktı.

Bir yandan da romanları gazetelerde tefrik edilen Tarık Buğra, Yalnızların Romanı, Ofsayt, Tetik Çekildikten Sonra isimli oyunlarını yazdı.

1950 yılında 18 sene sonra boşanacağı ve Türkiye’nin ilk kütüphanecisi olan Jale Baysal ile evlendi. Jale Baysal ona Ayşe isminda bir kız çocuğu verdi.

Tarık Buğra, Akşehir’de iken 1952 yılında babasını kaybetti. Bu şoka şok dayanamadı ve gazeteyi elde n çıkarıp İstanbul’a gitti. Aynı sene “Yarın Diye Bir Şey Yoktu” isimli hikayesinü yayımladı.

1952 – 56 seneleri arasında Peyami Safa, Reşat Ekrem Koçu ve Abdi İpekçi gibi çok iyi adlarla çalışma imkanı buldu. Bu sıralarda yeni bir hikaye kitabı geldi ki ismi “İki Uyku Arasında”…

Uzun zaman roman yazmaya ara vereceği ve eleştirmenlerin pek de naif tenkitlerde bulunmadığı “Siyah Kehribar” isimli romanını 1955 yılında yayımladı. Bu roman, bir dönem faşist İtalya’da geçiyordu.

1956- 47 senelerinda yukarıyada bahsettiğimiz gazetelerde yayın müdürü – fıkra yazarı olarak çalıştı. 1958 yılında Milliyet Gazetesi spor sayfasını yönetti.  Çok yönlü bir yazar  olan Tarık Buğra, bir dönem de Türkiye Spor isimli gazeteyi yönetti. 1962 yılında “Yol” isimli haftalık derginin yayın müdürlüğünü yaptı.

1963 yılında hakikatten büyük bir zafer kabul edilen Ufak Ağa isimli romanı yayımladı. Bu roman İstanbul’da tefrika edildi ve daha sonra roman halinde basıldı. Öyle pozitif tepkiler aldı ki bu roman, Edebiyat fakültesindeki öğretmeni Mehmet Kaplan, bu romanı tamamlama tezi kabul edip onu Türk Dili ve Edebiyatı fakültesinden Türkolog olarak mezun etti. Kürsüsü ise Yeni Türk Edebiyatı olarak atandı.

Ufak Ağa isimli yapıtın devamı olarak 164 yılında Öyküler, 1967 yılında Ufak Ağ Ankara’da yayımlandı.

1970 yılında Gülünç-i Şehir Naşit’in yaşamından yola çıkarak İbiş’in Düşü isimli romanını yayımladı ve bu roman ona 1970 Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Sanat Ödülü yarışmasında Zafer Ödülü getirdi.

Bu zamandan sonra 6 sene Tercüman gazetesinde çalıştı ama 1976 yılında gazetecilik yaşamına son verip kendisini tamamen edebiyata verdi.

Bu tarihten sonra ard arda romanlarını yayımlamaya başladı. Romanlarında azıcık da karşı ve tenkidi bakış açısını sürdürdü. Cumhuriyet’in ilanı ve sonrasında yaşanan geçiş safhaları, bocalamalar ve milletin gündelik sorunu onun romanlarının temelini oluşturdu.

Devlet Tiyatrolarında Ahlakı Heyet Azalığı görevini sürdürürken Hatice Bilen ile ikinci evliliğini yaptı. Bu esnada takvimler 8 Eylül 1977 yılını gösteriyordu.

Osmanlı  devrinin bir kısmını, Kurtuluş Savaşı senelerinı ve Cumhuriyet ilanının küçük bir bölümüne tanık olan Tarık Buğra, eserlerinde bu bilgilerini kusar sanki. Özellikle demokrasiye geçiş safhaları, bunun millete yansıması ya da milletin tek partili yaşamdan çok partili yaşama geçiş denemelerinde düştükleri ikilik romanlarında çok net anlatılmaktadır.

1991’de Devlet Sanatçısı olan Tarık Buğra’nın çok partili yaşama geçişte milletin beklentisinin politikayla ne kadar uzak olduğunu ama bu arada da çok partili yaşamın insanları nhakikat böldüğünü anlattığı Yağmur Beklerken isimli  romanı 1989 yılında Türkiye İş Bankası Büyük Ödülüne layık görüldü.

Tarık Buğra hikayeleri için şöyle der Atilla Özkırımlı Türk Edebiyatı Ansiklopedisi’nde : “ Hikayelerinde dış vakaların, dış görünüşlerinin ötesinde, bireylerin iç dünyasına yönelen, dış’ın gerisindeki iç’i vermeye çalışan analiz etici bir davranışı benimsedi. Kitap haline gelen romanları da muhakkak bir çizginin altına düşmedi.”

ESERLERİ

Hikâye

Oğlumuz 1949
Yarın Diye Bir Şey Yoktur 1952
İki Uyku Arasında 1954
Hikâyeler 1964, yeni ilavelerle 1969

Tiyatro

Ayakta Durmak İstiyorum
Akümülatörlü Radyo
Yüzlerce Çiçek Birden Açtı – 1979

Gezi Yazıları

Gagaringrad Moskova Notları 1962

Fıkra ve Deneme

Gençlik Türküsü 1964
Düşman Kazanmak Sanatı 1979
Siyaset Dışı 1992.
Bu Çağın İsmi 1990

Roman

Siyah Kehribar 1955
Ufak Ağa 1954
Ufak Ağa Ankara’da 1966
İbiş’in Düşü 1970
Firavun İmanı 1976
Gençliğim Eyvah 1979
Dönemeçte 1980[6]
Yalnızlar 1981
Yağmur Beklerken 1981
Osmancık 1973
Dünyanın En Pis Caddeyi 1989

Senaryo ve oyunu

Sıfırdan Doruğa-Patron 1994

Bu yazı hazırlanırken, Atilla Özkırımlı Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, Tahir Alangu Cumhuriyet’ten Sonra Öykü ve Roman, Tarık Buğra Yağmur Beklerken roman kaynaklarından yararlanılmıştır.