Son Haberler

Nida Sanatı Nedir?

-
Eylül 9, 2022
Nida Sanatı Nedir?

Nida, Farsça “seslenme, çığlık atma” anlamlarına kazanç. Çığlık anlamından ziyade, seslenme anlamını daha çok seçim edeceğiz Türkçe anlamlandırmada zira çığlık daha çok korku duygusunu ifade etmektedir. Biz ise korku değil aşk duygusu üzerinde duracağız.

Nida sanatı Cem Dilçin  tarafından şu biçimde belirlenmiştir: Şairin, çok duygulanması ve heyecanlanması sonucunu doğuran vakaları ve varlıkları göz önüne getirip “ey, hey” gibi ünlemlerle onlara seslenmesidir.

Yavuz Bayram ise evvel sözlük anlamını vererek şu biçimde bir tanıma gitmektedir: Sözlük anlamı seslenmek, çağırmak, bağırmaktır. Terim olarak ise sözlük anlamıyla ilgili olarak şairin coşkulu bir anlatımla şiirine başlaması ve seslenme edasıyla, ünlemlerle şirindeki anlatımı sürdürmesi anlamında bir terbiyeyi sanattır.

Bu tanımlarda da görüldüğü gibi,  dinlenen aşkın ya da coşkunun, okuyucuya yansımasını emeller nida sanatı. Nida sanatını kullanan şahıs şiirinde birisine seslenmek vaziyetindedir. Bu bir sevgili ya da aşık olabileceği gibi bir şehir, bir tarihi hadise de olabilir. İkinci vaziyette  nida sanatıyla beraber kullanılan sanat teşhis başka bir deyişle bireyleştirme sanatıdır.

Nida sanatı aslında temel bir sanat olmaktan ziyade öteki sanatlarla desteklenebilecek bir sanattır. Bundan dolayı Cem Dilçin, Nida sanatının tekrir ve bireyleştirme sanatı ile kullanıldığını söyler genelde. Tekrir sanatı ile nida sanatı karışımında belki de en çok güzele giden stil, ünlemin tekerrür edilmesidir. Şöyle ki;

Merhabâ güzel geldin ey rûh-ı revânım merhabâ

Ey şeker leb yâr-ı şîrîn lâ-mekânım merhâba NESİMİ

Fâ’ilâtün / fâ’ilâtün / fe’ilâtün / fâ’ilün  

Açıklama: Nida başka bir deyişle seslenilen şahıs sevgili Merhaba yürüyen ruhum merhaba, ey Şirin gibi tevriye ve telmih sanatı var; hem Şirin – Ferhat hikayesi var hem de şirinin reel anlamıyla kullanımı var   şeker dudaklım, ey mekansızım merhaba !

Görüldüğü gibi şair, tevriye, nida, tekrir, teşbih hatta istiare sanatlarından yararlanarak terbiyeyi güzergahı güçlü bir beyit ortaya çıkarmış. Ünlemler başka bir deyişle nida sanatı tekrir sanatının tekerrür eden kelimesi olarak kullanılmış ve anlatıma bir ahenk katmış.

Nida sanatı bazen sevgiliye selam vermek anlamında, “merhaba, selam, güzel geldin” gibi kalıplaşmış sözlerle başlayabilir.  Hatta Nesimi, bu sanatın en nadide misallerini vererek “merhaba” redifli şu gazeli yazmıştır:

Merhabâ güzel geldin ey rûh-i revânım merhabâ

Ey şeker-leb yâr-ı şirîn lâ-mekânım merhabâ

*

Çün lebin câm-ı Cem oldu nefha-i Rühu’l-Kudüs

Ey cemilim ey cemâlim bahr u kânım merhabâ

*

Gönlüme hîç senden özge nesne lâyık görmedim

Sûretim, usum ukûlüm cism ü cânım merhabâ

*

Ey melek sûretli dil-ber cân fedâdır yoluna

Çün dedin lahmike lahmi kana kanım merhabâ

*

Geldi yârım nâs ile sordu Nesîmî neçesin

Merhabâ, güzel geldin ey rûh-i revânım merhabâ NESİMİ

Görüldüğü gibi Nesimi nida sanatını redifte kullanarak hem güzel bir göz kafiyesi hem de güzel bir ses kafiyesi yaratmış. Göz kafiyeyi Osmanlı edebiyatında kuraldır ama kulak için kafiye başka bir deyişle seslerin geçimi ilk kural değildir lakin Nesimi hem göze hem de kulağa uygun bir kafiye tutmuştur. 

Divan şiirinde “merhaba” nidası usta şairlerce çok sınanmış çok sevilmiş hatta çok nazireler yazılmıştır. “Merhaba”yı nida sanatı olarak kullanan ama Nesimi gibi redif yapmayan Nefi’nin Sakinaneme’den alınan şu beyitleri değerlidir:

Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün

Merhabâ ey câm-ı mînâ yı mey-i yâkût reng

Devri gelsin senden öğrensin sipihr-i bî-direng

*

Merhabâ ey yâdigâr-ı meclis-i devrân-ı Cem

Âb-ı rûy-ı devlet-i Cemşîd ü âyîn-i Peşeng

*

Merhabâ ey şâhid-i işret-serây-ı meygede

Duhter-i pîr-i mugân hemşîre-i sâkî-i şeng NEFİ  – SAKİNAMEDEN

Nida sanatında kullanılan ünlemler sadece merhaba, selam,güzel geldin gibi ünlemler değildir elbette. Nida sanatında “ey, ya, hey” gibi ünlemler de kullanılır. Burada emel genelde okuyucunun duygularını harekete geçirmek, şiirin tek düzeliğini bozmaktır. Mehmet Akif Ersoy’un Almanya’da bulunduğu sırada Çanakkale Başarıyı için yazdığı şu mısralarda nida sanatını görüyoruz;

Bir hilal kısmetine, ya Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdad inerek öpse o temiz alnı değer.

Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i…

Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

…..

Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın… Heyhat,

Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat…

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber. MEHMET AKİF ERSOY

Elbette bu cins nida sanatı eski edebiyatta da çok fazla kullanılmış; bazen sevgiliye seslenilmiş bazen şair bir aşık olarak şiirinden kendisini soyutlayarak kendisine seslenmiş. Lakin eski edebiyatta toplumsal vakalara bir atıf olmadığı için Tanzimat yarıyılında göreceğimiz tipte bir nida sanatı kullanılmamış bu yarıyılda. Daha çok aşık stilinde bir nida sanatı var.

Yeter hâr-ı gam ile ey Helâki seng-dil olduk

Gelip ol gonca leb gülse açılsa gam – güsâr olsa HELAKİ

Açıklama :   Nida sanatında seslenilen şahıs şairin kendisi Ey Helaki ! Yeter artık ! Yeis dikeni suratından gönlümüz taş gibi oldu.  O gonca dudaklı sevgili gelip gülse de açılsa, bizim tasa ortağımız olsa.

Yukarıyadaki beyitte şair kendini soyutlayarak kendisini aşık yerine koymuş . Üstelik “gönül” diyerek kendisinden bir parçayı şahıslaştırmış ve böylece bireyleştirme sanatını kullanarak “biz” olarak konuşmuştur şiirde.

Bir misal daha verelim, sonra yeni edebiyattan bir misal verelim :

Sen kim gelesin meclise bir yer mi bulunmaz

Baş üzre yerin var

Gül goncesisin gûşe-i destâr senindir

Gel ey gül-i ra’na NEDİM

Açıklama : Seslenilen şahıs sevgili Ey hoş gül ! Meclise geldiğinde sana yer bulunmaz mı ? Baş üstünde yerin var. Sen ki gül goncasısın. Sarığın köşesi eskilerin sarık taktığını unutmadan açıklayalım beyiti senin içindir, hoş gül.

Yukarıyadaki misalde de şair, sevgilisine seslenmiş. Ayrıca irsal-i mesel sanatını ve istifham sanatını da görmekteyiz. 

Şimdi son olarak yeni edebiyattan Tevfik Fikret’in ünlü sis şiirini örnekleyelim. Cem Dilçin’e göre bu şiirde “ünlemler coşkunun derece derece yükseldiği ve anlam etkisinin en güçlü olması gerektiği yerlerde kullanılmıştır.” Bu bakımdan Cem Dilçin öğretmenimizi de anarak şiirin tamamını alıştırma misali olarak verelim:

Anekdot: Biz burada Tevfik Fikret’in yazdığı azıcık ağdalı dilli misalini vereceğiz ama dörtlüğün hemen altına da günümüz Türkçesini yazacağız.

                       SİS

Sarmış yeniden âfâkını bir dûd-ı munannid,

Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,

Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.

Beyaz bir karanlık ki, gitgide artan

Tazyîkının altında sşehrinmiş gibi eşbâh,

Ağırlığının altında her şey sşehrinmiş gibi,  

Bir tozlu kesâfetten ibâret tam elvâh;

Tam tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;

Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar

Tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar

Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!

Onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!

Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,

Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;

Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!

Lâyık bu örtünüş sana, ey gaddarların sâhası!

Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ,

Ey azaplar sâhası… Evet, ey parlak alan,

Ey sahne-i zî-şâ’şaa-i hâile-pîrâ!

Ey fâcialarla donanan ışıklı ve şatafatlı sâha!  

Ey şa’şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı

Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve kabri olan,

Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı;

Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi!

Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret

Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden

Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet;

 Zevk ve sefaya düşkün  susamış göğsünde yaşatan.

Ey Marmara’nın mâi der-âguşu içinde

 Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde

Can Vermiş gibi düşünceli yatan tûde-i zinde;

 Sanki can vermiş gibi düşünceli yatan canlı istif.

Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir,

 Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,

Ey bin kocadan çoğala kalan bîve-i bâkir;

 Ey bin kocadan artakalan dul kız;  

Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ,

 Hoşluğundaki tâzelik büyüsü henüz besbelli

Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ.

 Sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.

Hâriçten, uzaktan açılan gözlere strajik

 Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, strajik

Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün!

 İki lâcivert gözünle ne kadar cana yakın görünüyorsun!

Mûnis, fakat en lekeli kadınlar gibi mûnis;

 Cana yakın, hem de en lekeli kadınlar gibi;

Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his.

İçerinde coşan matemlerin hiç birine aldırış etmeden.

Te’sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet

 Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken,

Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet!

 Lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi!

Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde,

 Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır,

Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.

 İçerinde pak bir zerre aslâ bulamazsın.

Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu’;

 Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri;

Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffu’.

 Yalnız işte bu… Ve sanki hep bunlarla yükselecek.

Milyonla barındırdığın ecsâd arasından

 Milyonla barındırdığın insan kılıklarından

Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk u dirahşan?

 Parlak ve pak alınlı kaç adam çıkar?

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;

 Örtün, evet ey felâket sahnesi… Örtün artık ey şehir;  

Örtün ve müebbed yat, ey fâcire-i dehr!..

 Örtün, ve sonsuz yat, ey dünyanın koca kahpesi!

Ey ihtişamlar, tantanalar, ünler, alaylar;

 Ey ihtişamlar, tantanalar, ünler, alaylar;

Katşehir kuleler, kal’alı zindanlı saraylar;

 Katşehir kuleler, kayalı – ? – ve zindanlı saraylar.  

Ey dahme-i mersûs-i havâtır, ulu ma’bed;

 Ey hâtıraların mermi kaplı kümbetlerini anımsayan, câmîler;

Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed,

Ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki,

Mâzîleri âtîlere nakletmeye me’mûr;

Geçmişleri geleceklere anlatmaya memur

Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-i sûr;

 Ey dişleri düşmüş, sırıtan stümör kafilesi.

Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât;

 Ey kubbeler, ey şanlı dilek konutları;

Ey doğruluğun mahmil-i ezkârı minârat;

Ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler.  

Ey sakfı çökük medreseler, duruşmacıklar;

 Ey basık tavanlı medreseler, duruşmacıklar;  

Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer

 Ey servilerin kara gölgelerinde birer yer

Te’mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir;

Edinen nice bin sabırlı dilenci kalabalığı;

“Geçmişlere rahmet!” diyen elvâh-ı mekaabir;

“Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı mezar taşları.

Ey türbeler, ey herbiri pür-yaygara bir yâd

 Ey türbeler, ey her biri yaygara koparan bir hâtıra

İykâz ederek sâmit ü sâkin uyuyan ecdâd;

 Canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız uyuyan dedeler!

Ey ma’reke-i tîn ü gubâr eski sokaklar;

Ey tozla balçığın çarpıştığı eski sokaklar;

Ey her açılan rahnesi bir vak’a sayıklar

 Ey her açılan gediği bir vak’a sayıklayan

Vîrâneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ;

Vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer.

Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ

 Ey kapkara damlarıyla ayağa kalkmış birer mâtemi

Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin;

 Temsşehir eden sefil ve sessiz konutlar;

Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın

 Ey her biri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan

Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş,

 Efkârlı ocaklar ki, tam acılıklarıyla somutmuş,

Senelerce zamandan beri, tütmek ne…unutmuş;

Ve senelerdir tütmek ne… çoktan unutulmuş!

Ey mi’delerin zehr-i tekâzâsı önünde

 Ey mîdelerin zorlaması zehrinden dolayı

Her zilleti bel’eyleyen efvâh-ı kadîde;

 Her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar!

Ey fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün’im

Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu

Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ü âkim;

 Bir yaşama sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp

Her ni’meti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı

 Her nimeti, tam gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini

Gökten yalvaran züll-i tevekkül ki.. mürâyi!

 Gökten yalvaran tevekkül zilleti ki.. Sahtedir!

Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz

 Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş

İnsanda şu nankörlüğü tel’in eden âvâz;

 Olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât!  

Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn;

 Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler;

Ey nâtıka-ı acz ü üzüntü, nazra-i nefrîn;

 Ey eksinlik ve mukadderatın sarih ifadesi, nefretli bakışlar!

Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus;

Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus;

Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs;

 Ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu.

Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci’

Ey silahlı fobi ki ;

Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli’;

Öksüz ve dulların ağzındaki her tâlih şikayeti yapageldiğin imhalardan dolayıdır!  

Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn

 Ey bir adamı gözetmek ve hürriyete kavuşturmak için

Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn;

 Yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!

Ey va’d-i muhâl, ey baki kizb-i belirli,

 Ey yakalanmayan sözler, ey sonsuz belirli palavra,

Ey duruşmalardan mütemâdî sürülen hak;

 Ey duruşmalardan tekdüze kovulan “hak”!  

Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs

 Ey en şiddetli şüphelerle duygusu âmâlaşarak  

Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs;

Vicdanlara uzatılan saklı kulaklar;

Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar;

 Ey duyulmak fobisuyla kilitlenmiş ağızlar.

Ey gayret-i ulusala ki mebgûz u muhakkar;

 Ey nefret edilen, hor görülen millî gayret!

Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî;

 Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;

Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî;

 Ey fazilet ve nezâketin hisseyi, ey çoktan unutulan bu çehre!

Ey bâr-ı hazerle iki kat dolaşmaya me’lûf;

 Ey fobi ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış

Eşrâf ü tevâbi’, koca bir unsûr-ı ma’rûf;

Zengin – muhtaç herkes, meşhur koca bir halk!

Ey re’s-i fürûberde, ki akpak, fakat iğrenç;

 Ey eğilmiş esir baş, ki ak-temiz, fakat iğrenç;

Ey taze kadın, ey onu ta’kîbe koşan genç;

 Ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç!

Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber;

 Ey hicran acıklıyı ana, ey küskün karı-koca;

Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler,

Ey kimsesiz; âvâre çocuklar… Hele sizler, hele sizler…  

Hele sizler…

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;

Örtün, evet, ey felâket sahnesi… Örtün artık ey şehir;

Örtün ve müebbed yat, ey fâcire-i dehr!

Örtün, ve sonsuz yat, ey dünyanın koca kahpesi!

18 Şubat 1317/3 Mart 1902 Tanin, 1324/1908, sayı 1

Tevfik Fikret, burada İstanbul şehrine sesleniyor. Görüldüğü gibi pek de hoş duygularla seslenmiyor nida sanatını kullanması gerektiği yeri çok iyi öğreniyor. Bu bakımdan da Türk edebiyatında nisa sanatının en iyi kullanıldığı şiirlerden sayılıyor. Ayrıca benzetme sanatına ve bireyleştirme sanatına da yer verildiğini şiiri kavramak için görmeye çabalayabiliriz.