Son Haberler

Mimar Sinan Kimdir?

-
Eylül 13, 2022
Mimar Sinan Kimdir?

Mimar Sinan Kimdir?

Mimar Sinan, yalnızca Osmanlı mimarisinin değil, aynı zamanda Osmanlı şehir yapılanmasının ve şehir tasarılamasının ehemmiyetli bir devresini tek başına temsil eden tabir yerindeyse bir sanatçıdır. Ayrıca her analistin kabul edip itinayla üzerinde durduğu mimari bir dahiye sahiptir. Batının “Türk Michelangelo” olarak nitelendirdiği bu dahi, Osmanlı Devletinde Mimarbaşılık yapmış ve reelinde böylece kendi devir ve işinde olabileceği en üst makama erişmiştir.

Peki nedir Mimar Sinan’ı bu kadar bedelli kılan? Tarihçilerin onun hakkında bir kütüphane dolusu kitap ve yazı yazacağı kadar onu ehemmiyetli hale getiren? Mimar Sinan bir devrim mi yarattı yoksa Osmanlı mimarisini baştan mı yarattı? Tüm suallere dilimiz döndüğünce yanıt vereceğiz ama tüm bu suallerden evvel bu dahinin hayatını kısaca araştıralım…

Mimar Sinan’ın Hayatı

Sinan’ın hakkında birbiriyle çelişen çok rakamda bilgi bulunmaktadır. Bu bilgiler, rivayet ve efsanelerin de karışması ile ilim adamlarının hakikate erişmelerini güçleştirmiştir. Üstelik Mimar Sinan’ın yazması beklenen kroki halinde kalmış üç eserin bitirilmemiş olması büyük kasvettir. Lakin Mimar Sinan’ın devlet kayıtlarında olması ve en yakın dostunun bir şair olması işi azıcık olsun kolaylaştırmaktadır.

Mimar Sinan’ın hayatı ile alakalı en detaylı ve geniş bilgileri yukarıyada bahsettiğimiz en yakın dostu olan Sai Mustafa Çelebi’den alıyoruz.  Sai Mustafa Çelebi’nin yazdığı Tezkiretü’l-bünyan’ da 1586 – 87 Mimar Sinan’ın kendi ağzından anlattığı hayat öyküsü ve yaptığı eserlerin bir listesi bulunur.

Mimar Sinan kendisini şu biçimde tanıtır: “Bu hakir, Sultan Selim Hân-ı Evvel’in gülistân-ı saltanatının devşirmesi olup Kayseriye bayrağında ibtidâ oğlan devşirmek ol zamanda vâki olmuştur.”  

Yavuz Sultan Zamanı ve Mimar Sinan

Mimar Sinan’ın kendi ağzından verdiği bu bilgilere göre o bir devşirme idi. Dikkat sürükleyen nokta ise onun, o zamanlar Anadolu’nun bir parçası olan Kayseri’den olduğunu söylemesi; ama bu devşirme olması ile çelişen bir bilgi zira biz devşirmelerin Rumeli’nden gelme oldukları bilgisine bilindiğiz. Bu bilmeceyi çözmek için Yavuz Sultan Selim Han zamanındaki yasalara bir göz atmak gerekir. Selim Han zamanında, yalnızca Rum diyarından devşirme alma sistemi kaldırılmış Anadolu’dan da devşirme alınabileceği uygulaması yürürlüğe konmuştur. Bu bakımdan Mimar Sinan’ın Kayseri’den devşirme olabilmesi olasıdır.  Ayrıca Mimar Sinan, bu bilgiyi yalnızca ismi geçen eserde vermez, kendisine ait olan bir şiirde de devşirme olduğunu tekerrürler: “Anın devşirmesiyem ben kemîne / Aceb lutf eylemiştir bu hazîne.” Tam bilgiler de Mimar Sinan’ın Rum ya da Acem olmadığını ispatlar. Mimar Sinan, Kayserili Hıristiyan bir ailenin evladıdır ve devşirme sisteminde yetişmiştir. Ayrıca o zamanlar Kayseri’nin Acem’den Arap’a Moğol’dan Süryani’ye kadar pek çok kavmi ve dini Osmanlı yurttaşına yurt olduğu kaynaklarda geçmektedir. İlave Etmek gerekir ki kökü Anadolu’ya sabreden Mimar Sinan, bir dönme değil, görüldüğü üzere bir devşirmedir.

Mimar Sinan, devşirme olduktan sonra uzun süre Kayseri’de bulunan ailesiyle yazışmıştır. Bu dokümanlar da onun Kayseri’nin Ağırnas yöresinden olduğunun ispatıdır. Başka Bir Deyişle Mimar Sinan, Kayserili bir devşirmedir.

Mimar Sinan, devşirme sisteminin bir parçası olduğuna göre onun Müslüman bir aileye verilmesi gerekirdi ama ne yazık ki tarihi kayıtlarda Mimar Sinan’ın bir aileye verildiği bilgisi geçmiyor. Devşirme sisteminde Hıristiyan çocukların İslam’ı ve Türkçeyi öğretmek için Türk ve Müslüman bir ailenin yanına yerleştirilmesi adeti vardı. Ayrıca Mimar Sinan’ın pek minik yaşta Türkçe şiirler yazdığı da görülmektedir. Tüm bu bilgiler ışığında Mimar Sinan’ın ailesinin Türkleşmiş bir Bizans Ortodoks ailesinin bir ferdi olabileceği görüşü dominanttır. Ayrıca bu bilgiler ışığında Mimar Sinan’ın Karamanlı cemaatine yakın ya da bu topluluğun bir abonesi olduğu düşünülmektedir.

Askerlikten Mimarlığa Uzun Soluklu Bir Yolculuk…

Mimar Sinan’ın İstanbul’a gelişiyle onun doğum tarihinin 1491 senesine çekilmiştir. Vefatının ise 1588 senesinde olduğu kesin olarak aşinasına göre Mimar Sinan bütün 97yıllık bir ömür sürmüştür. Bu uzun soluklu ömürde tek işi mimarlık olmamış ama galibiyetini ve isminin bu zamanlara kadar taşınması onun mimarlık marifeti ile hasıl olmuştur.

Mimar Sinan’ın yirmi iki yaşında İstanbul’a geldiği kaynaklarda yazıyor ama o evvel askerdi; onun mimar olması bütün 27 sene sonra, o 48 yaşındayken gerçekleşti.

Mimar Sinan’ın Mimarlığa İlk Adımları

Mimar Sinan askerken Kanuni Sultan Süleyman’ın 1521’de Belgrad seferine ve 1522’de Rodos seferine katıldığı öğrenilmektedir. Bu seferlerde evvelleri yeniçeri piyadesiyken yaptığı hizmetler ile atlı sekbanlar arasındaki yerini almış olan Sinan, daha sonra katıldığı Mohaç Savaşı’nda acemi oğlanların yayabaşılığı görevini yapmıştır. Askerlik alanında gösterdiği gayretler dikkat sürüklemiş ve 1524 Irakeyn Seferindeki olağanüstü mücadelesi Lütfü Paşa’nın dikkatini sürüklemiş. Artık bu tarih onun hayatının dönüm noktası olmuş zira Lütfü Paşa ona bir kadırga başka bir deyişle savaş gemisi yapmasını istemiştir. O da Tatvan’da bu kadırgayı yaparak kadırgayı silahlarla donatmış ve Safeviler üzerine keşif turu yapmıştır. Üstelik geminin başında da kendisi durmuştur. Bu kadırga sorunu onun bizzat kendi anlatımıdır. Yeniden kendi anlatımına göre 1538 senesindeki Boğdan Seferinde Prut Nehri üzerine askerlerin savaş cephanesinin geçebileceği bir köprüye ihtiyaç dinlenmiş ve Sinan, Lütfü Paşa’nın nasihati ile bu işi yapması için görevlendirilmiş. Mimar Sinan, ahşap olarak yapar bu köprüyü ve bütün 13 günde köprüyü teslim eder. Üstelik köprüden askerler ve kilolarca ağırlığında savaş cephaneleri geçerken köprü gıcırdamaz dahi. Bu efsanelere mevzu olarak zaferi ile Lütfi Paşa’nın dikkatini iyice cezbetmiştir. Yalnız Lütfi Paşa, bu köprünün korunması için bir kule yapılmasını ister ama Sinan bu fikre karşı kazanç. Hatta aralarında münakaşa dahi yaşanır. Bu kavganın, tüm galibiyetini gölgeleyeceğinden kuşku dinleyen Sinan, oldukça kaygılanmıştır. Lakin bu vaziyet Lütfü Paşa’nın güzeline gitmiş ve “Acem Alisi” diye adlandırılan mimarbaşı hayatını kaybedince yerine Mimar Sinan mimarbaşılık görevine 1537 senesinde getirilmiştir.

Sinan’ın Mimarlık Safhası…

1537 senesinden sonra yapıların projelerinde kendi imzasını görmeye başlarız.48 yaşında mimarbaşı olan Sinan, bu evreden sonra evveliyattan beri istediği mimarlık hayatını 2 düzeyde değerlendirilir.

1. Çıraklık Safhası: 1548 senesinde Şehzade Camii’ni yapar ve bu onun çıraklık eseridir. Bu biçimde de ilk büyük sultan camisini bitirmiş olur. Bu külliye Kanuni Sultan Süleyman’ın can veren oğlu içindir ve bu yapıyı Mimar Sinan 54 yaşındayken yapmaya başlamıştır.

2. Kalfalık Safhası : Şehzade Camii’nin bitirilmesinden ardından Kanuni Sultan Süleyman kendi ismine bir külliye yapmasını ister ve 1557 senesinde Osmanlı İmparatorluğunun en ihtişamlı külliyesi olan Süleymaniye alana çıkar. Bu eser bitirdiğinde Mimar Sinan 83 yaşındaydı ve “koca” ismiyle biliniyordu.

Mimar Sinan, bu eseri bitirdikten sonra 1584 senesinde hacca gider; yerine ise vekil olarak Mehmed Subaşı’nı vazgeçer. Hac dönüşünde 100 yaşına yanaştığı öğrenilen Mimar Sinan, işine kaldığı yerden devam eder.

1588 senesinde ölüm eden Mimar Sinan, Süleymaniye Külliyesi’ne gömülür. Kabir taşındaki yazılar ise can arkadaşı Sai Mustafa Çelebi’ye aittir. Kendi ismine yapılan vakfiyede karısının o hayattayken can verdiği, oğlu Mehmed’in şehit düştüğü ayrıca iki kızının ve iki torununun var olduğu bilgisi verilir. Vefatıyla 30.000 akçelik bir servet vazgeçtiği bilgisi de kaynaklarda yer almaktadır.

Mimar Sinan ve Sinan Akustikli / Sinan Mektebi

Mimar Sinan’ın hayatı süresince yaptığı eserlerin rakamı en az 350 en fazla 452 olarak verilir ama elbette ömrü asır süren bir adamın verdiği eser rakamı düşündürücüdür. Bu vaziyet ilim adamlarının Mimar Sinan’ın o zamanın erişim koşullarına ve devletin hudutlarının büyüklüğüne göre her yapıyı tek tek ziyaret etmediği, her yapının üzerine tek tek düşünmediği fikrini geliştirmiştir. Osmanlı imparatorluğunun her köşesinde hemen hemen aynı yapılar görüldüğüne göre merkezi bir sistemin var olduğu mimarbaşının proje yaparak o projeyi yapacak ustaları ve kalfaları o bölgeye yerleştirdiği varsayım ediliyor. Aksi taktirde mimarbaşının her projenin başında durmasına yarıyılın koşulları ergonomik değildi. Muhtemelen Sinan da, sultanların istekleri dışında her projenin yapılış safhasında yer almamıştır. Bu bakımdan yukarıyada verilen yapı rakamları Mimar Sinan’ın projesini çizdiği ve kendi personelleri ile yaptırdığı mimari yapılar olmalıdır. Aksi taktirde bir insanın hele ki basmakalıp mimariyle uğraşan bir insanın yapabileceği eser rakamı bu kadar fazla olamaz.

Mimar Sinan’ın Öbür Osmanlı Mimarlarından Farkı

Mimar Sinan öncelikle bir ekol oluşturmuş ve kendisinden sonra gelen mimarları kendi çizgisine doğru cezbetmiştir. Bu bakımdan Osmanlı mimarisinde Sinan’dan evvel ve Sinan’dan sonra gidişatı göze çarpar.

Bir yandan ananesel usulleri takip eden Sinan, bir yandan da Osmanlı Mimarisinin mimarisini bir hayli alandan değiştirmiştir. Onun mimarlık sisteminin kökü maziye sabreden ve geleceğe kanat açan bir sistemdir.

Mimar Sinan Doğu ve Batı mimarisi alanında oldukça fazla bilgiye sahipti. Bu vaziyet muhtemelen onun askerken hem doğudaki hem de batıdaki seferlere katılmasından kaynaklandı. Bu biçimde reelinde bütün bir birleşim yaparak Kuran ruhuna uygun camiler vermeyi başardı.

Mimari stil denildiğinde…

Mimari üslup ya da stil denildiğinde her halkın kendini tanıtan mimari eserleri akla kazanç; Osmanlı mimarisi de genelde camileri ile namlıdır. Elbette kervansaray, mescid, köprü, türbe gibi yapılar da Osmanlı mimarisinin hoş misalleridir ama her türlü yeniliğin sınandığı camii mimarisi, bizim analiz alanımıza daha uygundur.

Mimar Sinan’ın mimari üslubuna “iskelet mimarisi” denebilir. Buna göre Sinan’ın yapıları, daha sade ve yalın ama bir miktarda daha kullanışlıdır. Bu zamana kadar cami pencereleri duvarların “mekanı hudutlandırma” harekâtına katkı sağlarken Mimar Sinan’ın camilerinde pencereler oldukça fazladır. Bu bakımdan loş camii özelliği – ki bu özellik İran ve Bizans mimarisinde geçerliydi- Mimar Sinan mektebi ile aydınlık camii özelliğine devşirmiştir. Aslen emel, güneşin mekanda en uzun ve en bol biçimde kalmasıdır. Bu bakımdan da artık duvarlar mekanı hudutlandıran bir yapı olmaktan çıkıp mekanla özdeşleşmiştir.

Mimar Sinan ile beraber sert ve köşeli yapılar gitmiş yerine gözü yormayan yayvan yapılar geliştirilmiştir. Ayrıca daha öncekinden kubbe ehemmiyetliyken Sinan ile beraber kubbeyi oluşturan büyük ya da minik her yapı ehemmiyetli ve özel bir hale gelmiştir.

Mimar Sinan sivil mimariyi revaklar takviyesiyle camilere taşımış ve bu mimari çok beğenilerek daha sonra onun talebeleri tarafından devam ettirilmiştir. Aslen konutlarda kullanılan revakların cami mimarisine girmesi ile resmi ve sivil mimari karıştırılmış; yeni bir birleşim doğmuştur.

Kubbe ile ana yapının buluşma noktası Mimar Sinan’dan evvelki mimarları epey zorlamıştır. Farklı bakış açıları ile daha estetik bir görüntü oluşturma mücadeleleri sürmüş ama hiçbiri Mimar Sinan’ın çözümü kadar tesirli ve daimi olmamıştır. Sinan, tek kubbeli yapılarda kubbeyi girişin sağına, çift kubbeli yapılarda ise kubbeyi girişin sağına ve soluna yerleştirmiştir. Bu uygulama bugünkü camii yapılarında bile kullanılır hale gelmiştir.

Kubbe – mekan ilişkisi Mimar Sinan stilinde ehemmiyetli bir yer meblağ. Türk mimarisinin öteden beri kullandığı kubbeler, Türk – İslam mimarisinin mihenk taşlarından sayılır. İstanbul yapılarındaki Bizans mimarisinde kuleye yakın yapılar ile Türk mimarisindeki kubbe görüntüsü netlikte aynı değildir. Bizans, Ayasofya’da kubbe yapısına yakın bir yapı kullanmış ama bu yapı daha sonra kuleye yanaşan ve kavislenmeden direk yukarıya çıkan bir kule görüntüsü almıştır. Ayasofya belki de Sinan için bir hudut olmuş ve Mimar Sinan, yaptığı camilerle Ayasofya’nın kat be kat üstüne çıkmayı başarmıştır.

Mimar Sinan’ın yaptığı yapıları ancak kendi gözümüzle gördüğümüzde ve başka tarihi yapılarla karşılaştırma fırsatı bulduğumuzda daha iyi anlaşılıyor. Biz bu mimari yapıları bir mimar gözü ile değil, bu yerleri ziyaret etmiş birisi gözü ile yazdık. Elbette içinde mimari açıdan çok fazla sarih olacaktır ama mimar olmayan birisinin dahi bu kadar büyük farklar bulabildiği Mimar Sinan yapıları, rahatlıkla Osmanlı basmakalıp mimarisi içine dahil edilebilir.

Osmanlı devrinde gerek Mimar Sinan’ın eğitiminden geçmiş, gerek Mimar Sinan’dan ayrı bir biçimde gelişmiş Mimar Sinan ayarında pek çok mimar bulunmaktadır. Bu mimarlardan Davud Ağa ve Sedefkar Ağa’yı tanımaktayız ama elbette niceleri, bu muhteşem yapılara alın terlerini dökmüşlerdir.