Son Haberler

İstiklal Marşı Kabulü, Öyküsü, Tahlili

-
Eylül 11, 2022
İstiklal Marşı Kabulü, Öyküsü, Tahlili

Ulusal marşımızın kabulünün 95.sene dönümüdür 12 Mart. 1920 yılında ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’de Mehmet Akif’in “Kahraman ordumuza” ithaf ettiği ve dünyada bir eşi, benzeri olmayan marştır İstiklal Marşı…

Peki, ngerçek ortaya çıkmıştır, hangi duygularla ve manası nedir; neden marş denmiştir?

Fransızların zafer marşı var da neden bizim gibi bir milletin, yedi abuhavaya karşı savaşarak zafer kazanan bir milletin neden marşı yok denildi ve bu duygularla Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir müsabaka açtı. Müsabakaya herkes katılabilirdi ki zaten teşvik için de 500 Lira ödül konuldu; ödül reelden hoştu o zaman için..

734 şiir yollandı Meclis’e. Yalnızca 6 adeti kaldı oylamalara ama Mehmet Akif Ersoy ucunda ikramiye olduğu için kabul etmiyordu yazmayı. Bunu bilen Ersoy’un dostu Hasan Basri Bey  aynı zamanda Balıkesir milletvekili , Hamdullah Suphi’nin destek ricasını kırmayarak Mehmet Akif’i marşı yazmasına ikna etmiştir. Şöyle ki: 

Hasan Basri Bey ile Mehmet Akif Ersoy, Hasan Bey’in evinde bir akşam otururken Hasan Basri Bey eline kağıt – kalem alıyor. Kağıdın üzerine dikkatlice eğilerek bir şeyler yazıyor. Bu vaziyet Akif Bey’in dikkatini sürüklüyor ve soruyor :

–          Ne yazıyorsun?

–          İstiklal Marşı yazıyorum…

–          Seçilecek şiire para verilecek, içinde para olan bir şeye ngerçek katılırsın?

Ve Basri Bey Marşımızın yaratıcısını harekete geçirecek o yanıtı verir :

–     Müsabaka kaldırıldı. Seçilen şiire para verilmeyecek. Ulusal Eğitim Bakanı bana bu konuda güvence verdi.

Bunun üzerine Mehmet Akif duruyor ve bir şeyler aranıyor. Gaz lambasını kaptığı gibi çalışma odasına geçiyor sonunda. Basri Bey, Akif Bey’in bu hallerine aşina olduğu için – ne zaman şiir yazacak olsa bu krizleri meblağmış merhumun – karışmıyor. Yalnız içeriden gelen gelen acı acı sesler onun merakını iyice kamçılıyor. Suskunca bekliyor ve tıkırtılar kesilince içeri giriyor.

Giriyor ki Mehmet Akif Ersoy’un tırnakları kan içinde ve çalışma odasının duvarında şu tümce “ Korkma! Sönmez bu şafaklarda suratan al sancak”…

O geceden sonra 12 Mart 1921’de teslim edilmek üzere İstiklal Marşı tamamlanıyor. Meclise getirilen marş, birkaç vekilin itirazına rağmen çoğunluğu alarak “Marşımız” oluyor. Öyle beğeniliyor ki iki kere okunuyor. Bu arada Hamdullah Suphi Bey, marşımızı ilk okuyan kişi ünvanına layık oluyor.

İstiklal Marşı’nın kabulünün ardından Mehmet Akif Ersoy’a ikramiye ibraz ediliyor ama o yeniden geri çeviriyor. Oysa ki buna lüzumu var çünkü o zamanlar 8 çocuğa bir memur ücreti ile bakmaya çalışıyor. Geri çevirmesinin nedeni de sarih: Kahraman milletine hediye ediyor marşı!

İstiklal Marşı’nın ilk hali Arap abecesiyle yani o zamanın Türkçesi olan Osmanlı Türkçesi ile yazılmıştır çünkü yeni abece 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edilmiştir; oysaki İstiklal Marşı 1921’de – hatta Cumhuriyetin ilanından dahi daha önceki – kabul edilmiştir.

Söylemeden geçmek olmaz, İstiklal Marşı ilk olarak Ali Rıfat Çağatay tarafından besteleniyor, 1930 yılına kadar kabul edilen ve kullanılan beste Osman Zeki Üngör’ün 1922’de hazırladığı yeni besteye yerini vazgeçiyor. 

İstiklal Marşı Analizi ve Mehmet Akif Ersoy’un Şiir Anlayışıyla İlişkisi

İstiklal Marşı’nı şekil olarak incelediğimizde marşın 10 kıtadan oluştuğunu görüyoruz. Marş, 9 mısra 1 beşlikten oluştuğu için kısımlara mısra demek yerine kıta demek gerekiyor.

Mehmet Akif Ersoy, daha önceki şiire bağlı kalan bir şair olduğu için marşımız da daha önceki düzene natüreldir. Şiirde zengin ve bütün kafiye kullanılırken sanıldığının aksine hece vezni değil aruz vezni Osmanlı zamanında kullanılan kaynağı Doğu’ya dayanan miktar tipi kullanılmıştır. Kullanılan aruz kalıbının ilk iki kıt’aya aktarımı şöyledir :

Vezin :

–        *       –     –     /  *   *   –    –     / *     *   –       –    /    –      –

fe      i      lâ  tün/ fe    i   lâ tün/  fe     i   lâ     tün / fa’lün

 

Korkma sönmez/ bu şafaklar/da suratan al /sancak

fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa’lün

 

Sönmeden yur/dumun üstün/de tüten en / son ocak.

fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa’lün

 

O benim mil   / letimin sene/dızıdır, par/layacak;

fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa’lün

 

O benimdir,/ o benim mil/letimindir/ ancak.

fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa’lün

 

Çatma, kurban / hadisem çeh / reni ey naz / lı hilâl,

fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa’lün

 

Kahraman ır / kıma bir gül! / Ne bu şiddet, / bu celâl

fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa’lün

 

Sana olmaz, / dökülen kan / larımız son / ra helâl?

fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa’lün

 

Hakkıdır, hak / ka tapan mil / letimin is / tiklâl.

fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa’lün

İstiklal Marşımız “Korkma” diye başlar ki bu ancak Mehmet Akif  Ersoy’un elinden çıkardı çünkü burada buram buram İslam ideolojisi yatıyor.

H.z Muhammed’in hicreti esnasında onun peşine düşenlerden korunmak emeliyle bir mağaraya girmişlerdi Hz Muhammed ve H.z Ebubekir. H.z Ebubekir’in çok korktuğunu gören  H.z Muhammed, onun omzuna dokunarak: “Ey Ebu Bekir! Korkma! Hiç kuşkusuz, Allah bizimledir!” buyurmuştu. İlk dörtlükteki “Korkma” buna işarettir. Aynı zamanda halkına reelden korkmaması gerektiğini söylemektedir.

Hayatı boyunca İslam ideolojisini savunan ve Türkçülük akımına karşı çıkan Mehmet Akif, şiirlerinde de bu ayrımı dile getirmiştir.  Bu harika marş, Mehmet Akif’in İslam’a dinlediği aşk ile daha da güzelleşmiştir.

Devamında “Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak” diyecektir Ersoy. Anadolu topraklarında bir tek ocak kalıncaya kadar savaş olacaktır diyor, son nefer son birey son insan kalıncaya kadar Anadolu’nun kendisini savunacağını; vatanı için kendini feda edeceğini hatta ettiğini vurguluyor. Savaştan yeni çıkan bir cemiyetin yüreğine en çok dokunan dörtlüklerden birisidir bu..

İkinci dize “Nazlı Hilal” diyerek sancağa seslenen Ersoy, onun vatana küsmemesini söylüyor. Harika bir teşbih ile onu çatık kaşlı birisine benzetiyor ve bağırıyor :” Çatma kurban hadisem çehreni ey nazlı hilal !”

Üçüncü mısrada özgürlüğünü bağırıyor şair. Şairimizin bu duygusu, Safahat’ta bulunan Çanakkale Şehitlerine isimli şiirde de var. Türk’ün, milletin hep özgür olduğunu, özgür olacağını söylüyor.

Dördüncü dize, tek sözcükle harika… “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar “ derken Avrupa’nın tankından tüfeğinden bahseder.  Onların ne kadar kalabalık olduğunu çelikten duvar diyerek tarif eder. Devamında da der:  “Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” ki bu da Akif’in dini duygularının dışa vurumudur. “Halkın, korkma! Ngerçek böyle bir imanı boğar” derken mükemmel bir kinaye yapar. Hem ulumak eylemini kullanır ki Avrupa’yı tek dişi kalmış uluyan bir canavara benzetir hem de Türk milletine “yücesin, büyüksün” der. Devrinde Avrupa’nın medeniyet eşiği olmasını da tenkit etir “‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?” diyerek…

Tüm 10 kıtada aralıksız bir seslenme, bir nida vardır ki bu da çok güçlü bir lirizm verir marşa. Türk milletine, Anadolu’ya, gelecek nesile, sancağa seslenir; sanki şiiriyle konuşur şair. Öyle ki beşinci dize de “Dost” der ve nasihatler “ Yurdumu pespayelere uğratma sakın!”

Altıncı mısrada “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme” der; şehitlerimizi, şehit kanları ile sulanmış topraklarımızı anımsatır bize. Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Kütahya’da, İzmir’de ve Anadolu’nun her karışında vatan için can veren cesurları, anaları, çocukları anımsatır.

Yedinci kıtada vatanı bir cennete benzetirken, sekizinci kıtada vatanda dalgalanan sancak yanında ezanları da ister. Bu bütün bir Akif ideolojisidir. O asla Anadolu’yu ezansız düşünemez, Türklükten ya da kavmiyetten önce hep din gelmiştir onun için.

Dokuzuncu kıtada şehitlik mertebesinden bahseder; şehitlerin dirilmesinden bahseder. Şehidin kabir taşının dahi – ki o da varsa diyor; varsa diyor çünkü bu topraklarda kabir taşı olan şehit şanslı sayılıyor –  secdeye kapandığı ama şehidin başının layık olduğu yere yani göğe kesinlikle ereceğini söylüyor.

Son kıtada yine sancağa sesleniyor ve  o mükemmel dörtlüğüyle noktalıyor “ Hakkıdır Hakk’a tapan ulusumun istiklal” . Son dize onun hayat felsefesini, vatan anlayışını dile getiren nadide bir hazinedir..

Mehmet Akif Ersoy, bu marşı Safahat kitaplarına almıyor çünkü bu marşı “Milletin marşı “ olarak niteliyor; kendisinin saymıyor. Büyük bir pespaye gönüllük ve mütevazılık reelden de…