Son Haberler

İbn Haldun’un Görüşleri Nelerdir?

-
Eylül 5, 2022
İbn Haldun’un Görüşleri Nelerdir?

Siyasi yaşamda ve itikatlı olmayan İbn Haldun, kendine has tarih ve cemiyet fikirleri ile, bu yazımıza ilim adamı kimliği ile konu olmuştur.

İbn Haldun’un Görüşleri Nelerdir?

İbn Haldun’un kim olduğunu “İbn Haldun Kimdir” isimli yazımızda incelemiştik. Şimdi, daha çok tarihçi olarak tanınan İbn Haldun’un cemiyet ve tarih hakkındaki görüşlerini anlatmaya çalışacağız. Konuya, önce, İbn Haldun’un değişik yaklaşımlarından bahsederek başlayacağız, daha sonra konu konu açıklamalara gideceğiz… 

İbn Haldun’un Getirdiği Yenilik: UMRAN İLMİ

Umran ya da ümran, kelime anlamıyla “bayındır, ilerleme, medeniyet” anlamına kazanç. İbn Haldun, ümran tanımını ise “Ümran bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimâî ve dînî düzen, âdetler ve inançlar”dır.Ümran, İbn Haldun’un fikir merkezindedir. Ona göre bu ilim, ümrandan oluşan insan cemiyetinu ve ümrandan dolayı sonradan ortaya çıkan vaziyetlerinı ve bu vaziyetlerin mecburen doğurduğu tarih kavramını konu edinir. Yani medeniyet ve medeniyetin zorunlu sonuçları tarih ilmini meydana getirir.

Umran ilminin emeli ise insanı taklitten gözetmektir. Buna bağlı başka bir emel ise önceden olmuş bitmiş vaziyetler hakkında yeni bir bakış açısı kazandırmaktır. İbn Haldun, aslen, hem gelecek hem de geçmiş için yeni bir anlaşılma gidişatı ortaya koymayı arzulamaktadır.

Umran aslında cemiyetin ontolojisidir, doğa ötesiyidir. Yalnız kendisine kadar gelen “var olmak açısından var olanı inceleme” güdüsüyle çözülecek bir ontoloji değildir. Daha önce incelenmeyen çünkü fiziken var olmayan bir ontolojik alanı ele alır: Tarihî – cemiyetsal varlık. Fiziküstü bir vaziyet olduğu için doğa ötesi alanına girerken, cemiyetin ve onu kültürünün nasıl incelenmesi gerektiğini anlatmayı hedeflediği için ontoloji alanına girer. Tüm bunlar sayesinde de sadece tarih alanının değil, felsefenin de bir araştırma alanı haline gelmiştir umran.

İbn Haldun, ümran kavramını açıklarken iki vaziyet üzerine sistemini kurar:

1. Unsurlar Alemi: Doğa Ötesi alanıdır. İnsan, bireysel kimliği ve fiziksel varlığı bu aleme aittir.

2. Havadis Alemi: Ümran ilminin konusunu teşkil eden alandır. Sadece insanla var olur, insana bağımlıdır. İnsanın, cemiyetsal bir varlık olma zorunluğu sonucunda oluşmuştur.

Havadis alemi, İbn Haldun için önemlidir. Çünkü cemiyet ve dolayısıyla medeniyet bu küme içindedir. Cemiyetler zamanla yok olduğu için aynı zamanda tarih ilminin de konusunu kapsar. Bu küme, insanın eylemleri sonucunda meydana gelmiştir. Çünkü insan, dünyada daha doğrusu tabiatta olmayan devlet, mal – mülk, adalet gibi şeyler oluşturmuş ve bu kavramlar üzerine medeniyet kurmuşlardır. Yani ümran oluşturmuşlardır. Ümran kalıcı değildir, devrilebilir ama yeniden inşa da edilebilir. Bu bakımdan insanın yaptığı “ yeni bir yaratma” gidişatıdır. Ümranları oluşturan insan cemiyeti değiştikçe ümran da ona göre biçim alır, genişler, daralır ya da yok olur.

Peki madem ümran yaratılmış bir şey, neden unsurlar aleminde değerlendirilmiyor diyebilirsiniz. İbn Haldun bu gidişatı sarihler. Ona göre ümranın araştırma alanı olan tarihî – cemiyetsal varlık alanı insan gibi sahici bir mahlukat değil, “itibarî” dediğimiz sunî bir varlık. Üstelik tarihî – cemiyetsal varlık alanının mal, efor, erk, devlet, medeniyet vb unsurları, yok olan ve yeniden yapılan ama insan eliyle bu vaziyetleri kazanan ya da kaybeden sunî şeyler. Bu bakımdan unsurlar alanına ait değiller.

İbn Haldun, var oluş emelina inanır. Ona göre sonsuz olan tek şey Allah’tır. Allah dışında her şey emelinı tamamladıktan sonra yok olur.

İnsan, her zaman cemiyete lüzum dinler. İbn Haldun, bu düşünceden hareketle cemiyet ve insan ilişkisini anlatmaya çalışır. Buna göre, insan beslenme ve barınmaya lüzum dinler; bu lüzumlarını karşıladıktan sonra da bu lüzumlarını gözetmeye çalışır. Bu gidişat da cemiyet doğar. Cemiyet insana tüm bu lüzumlarını sağladığı gibi, onu gözetmeyi de taahhüt eder. Yani cemiyet, sadece lüzumların karşılandığı bir yer değil, aynı zamanda bir düzendir. Lakin, topluluklar bu düzeni gözetmek için yine kendi aralarından bir otorite seçmek zorunda kalırlar. Bu düzen, bir iradenin bu irade Allah, iradesiyle değil, cemiyetteki insanların iradesiyle meydana kazanç. Ama insanlar, bir emel uğruna yaşar ve can verir. Bu vaziyette cemiyet, sürekli vaziyet değiştirir, kabul değiştirir ama yaşamaya devam eder. İşte bütün de bu yüzden İbn Haldun, tarihe genel olarak bakmakla işe başlar.

Cemiyetteki insanlar can verir, cemiyet ten değiştirir ve yoluna devam eder. Şayet bir tarih yazarı, atılan bu tene bakarak cemiyet hakkında fikir beyan ederse yanılır. Bu görüş de dışardan üstün âmâyı bir bakış olur. İbn Haldun ise, cemiyetsal yaşamın vaziyetleri, cemiyetin yaşadığı coğrafya, cemiyetin refah seviyesini çoğaldıran ya da eksilten devlet yönetimi, düşmanlar ve onların kimlikleri, toplulukta insanların ne ile geçindikleri, cemiyet asabiyeti akrabalık anlamından bahsedilmekte gibi pek çok vaziyete bakarak o cemiyet hakkında değerlendirme yapar. Bütün tersi gidişatında yorumun sadece batınî olacağında da vurgulayarak bahseder. Tüm bu cemiyetsal hadiseler ve vaziyetler bir süreçtir ve İbn Haldun, bu sürecin iki yönüne vurgu yapar. İlk yön, zorunlulukla oluşan hadiseler ve vaziyetler; ikinci yön ise bu zorunlulukların insanlar tarafından nasıl algılandığı. Bu iki gidişatı birleştirip topluluk hakkında fikir sahibi olmaya çalışır.

İbn Haldun’a göre İnsan Nedir?

Öncelikle, İbn Haldun insan ve cemiyeti birbirinden ayırmaz. Bu bakımdan da insanın, cemiyetin bir nkonutu aynası olduğunu ifade eder. Bu yüzden, insanın kendi başına edindiği bilgi ve terbiye diye bir şey olmadığını, sadece şahsiyet ve cemiyetin oluşturduğu başka mizaçlardan bahseder.

İnsanın tanımını yaparken onu meleklerden ve hayvanlardan ayırır. İnsan hayvandan us ve fikir eforu ile; melekler aleminden ise irade gücüyle parçalar. İrade ve kasıt ise, insanın yaşanmışlarının bir getirisidir. İrade ve kasıt insana, duygularının ötesinde bir bakış açısı sağlar.

İnsan, cemiyete yoksuldur, cemiyetler ise ümranları oluşturur. Ümranın oluşmasında ise etraf çok önemlidir. İbn Haldun’un meşhur “Coğrafya mukadderattır” anlayışı da buradan doğmuştur. İnsan ve etrafsi arasında çok sıkı bir ilişki vardır.

Etraf, ümranın oluşmasında oldukça önemlidir. Şayet etraf koşulları, bir medeniyetin var olmasını lüzumlu kılan şeylerden yoksunsa medeniyet oluşumundan söz edilemez. Yaşama uygun doğal etrafnin getirdiği bazı imkanlar ve dolayısıyla sınırlılıklar vardır. İşte bu imkan ve imkansızlıklar insan karakterinin oluşmasında, genetikten sonraki en önemli etkendir. Aynı etrafta ve ümranda yaşayan insanlar hem fiziken hem de maneviyat olarak bu yüzden birbirlerine benzerler. İşte bu yüzden İbn Haldun, bir cemiyetin tarihini yazarken önce onun coğrafyasına bakar. Bu bakımdan da yedi kıtanın yetmiş iklim özelliklerini ve coğrafyasını çıkararak bölgelerde yaşayan toplulukların ve insanların özelliklerini tayin etmeye çalışır.

İbn Haldun’a göre İnsan ve İklim İlişkisi

İnsanların yaşadıkları coğrafyalar ile şahsiyetleri arasında yakın bir ilişki görür ve kendince bu ilişkiyi tanımlamaya çalışan İbn Haldun’un sıcak ve soğuk iklimde yaşayan insanlar hakkında bugün de geçerli olan önemli tespitleri vardır. Üstelik bu tespitler, sadece fiziksel değil, aynı zamanda ahlakî tespitlerdir. Sıcak ve soğuk iklimde yaşayan insanların en çok ten renkleri değişir der İbn Haldun, daha sonra da göz renklerinin değişik olduğuna değinir. İbn Haldun, çok dolaşıp görmüş bir adamdır; bu bakımdan iklimleri sadece sıcak – soğuk olarak değil ayırmaz, bu iklimlere bir de kendi tabiri ile “mutedil” şimdiki coğrafya terimlerimizle ılıman iklimi de ilaveler. İbn Haldun sıcak iklimde yaşayan insanları, zevklerine düşkün, tezci, hafif meşrep; ılıman iklimde yaşayanlar hafif, soğuk iklimde yaşayanlar ise önlemli olarak tanımlanır. Bu davranış biçimleri onların en baskın davranışlarıdır.

İbn Haldun’a göre Yerleşik Olma ve Göçebe Olmanın İnsan Üzerindeki Etkisi

İbn Haldun insanları sadece iklimin etkilediğini var sgafil. Ona göre insanın yedikleri ve bedevi mi yoksa medeni mi yani göçebe mi yoksa yerleşik mi olduğu da önemlidir. Elbette besin, yine iklimle bağlantılıdır. Ilıman iklimlerde yaşayan insanlar tarıma daha ergonomik topraklarda yaşadıkları için yerleşik yaşama geçmişler, şehir kurmuşlardır. Şehirde geniş beslenme imkanlarına sahiptirler, çok iyi besinlere ulaşırlar. Ama bunun yanında hasarlı besinler de vardır. İnsanlar, bunların her ikisini de tükettiklerinde biçimsiz ve çirkin bir beden yapısına sahip olurlar. Şişmanlık, daha sonra zihin yapılarına da bulaşır ve zihinsel eylemler körelir, ciddiyetini kaybeder. Ama göçebeler, hareket ettikleri ve güç koşullarda yaşamda kaldıkları için hem zihinleri büyür hem de daha şekilli bedene sahip olurlar.

Göçebeler, güç koşullar altında yaşadıkları için tahammül seviyeleri yüksek ve güçlü şahsiyet – beden yapısına sahiptirler. Şehirde yaşayanlar ise rahatı tattıklarından güçlüklere tahammül edemezler. Bu yüzden de kıtlık, sel gibi facialar karşısında daha tez teslim olurlar.

Natürel, bu ayrımların yapıldığı zamanlarda, erişim, irtibat, besin yapımı insan ve hayvan eforu ile yapılmakta, iklim şuandaki gibi dengesiz ve bozuk değildi. Şimdi, tarıma dayalı cemiyet gidişatında olmadığımız gibi göçebelik kültürü de kayboldu. Ayrıca ırkların ve toplulukların birbiriyle kolay kaynaştığı bir çağda, iklimsel şahsiyet ve tip ayrımı çok güçtür. Bu bakımdan lütfen, bir tarih okuduğunuzu fark edip İbn Haldun’un görüşlerini onun yaşadığı çağı düşünüp yorumlayınız.

İbn Haldun’a göre Tarih Nedir? Neden Önemlidir?

İbn Haldun, pek çok bilgin tarafından tarihçi olarak tanınır. Bugün bile onun tarihçiliği, pek çok alandaki çalışmasının üstündedir. Bu bakımda n onun tarihten ne anladığı, tarih yazıcılığını nasıl açıkladığı işi tarih olanların ya da tarih ile ilgilenenlerin bilmesi gereken konulardandır.

İbn Haldun tarihi, “yolu kutsal, faydası çok, gayesi onurlu” Mukaddime, s.291 olarak tanımlar. Tarih, bir dönemin, bir cemiyetin ya da geçmiş dönemdeki bir cemiyetin “haber” ve “ahval”lerini eserinde toplayarak duyuran tarihçi sayesinde var olur. Yani tarih yazıcılığı olmazsa tarih de olmazdı İbn Haldun’a göre

Tarihî vakaların iki yönünden bahseder İbn Haldun, zahirî yön ve batınî yön. Zahirî yönüyle tarihsel hadiseler bir cemiyetin nasıl bayındır olduğuyla, savaşların nasıl çıktığıyla, antlaşmalarla, devletin sınırlarının genişlemesi ya da daralmasıyla vb ilgilenir. Batınî yön ise, zahirî yani görünen vakaların sebeplerini inceler. Bu da bizi ümran ilmine götürür ve ayrıca, vaziyetlerin nedenleri sorgulandığı için tarih bir cins felsefedir.

İbn Haldun, pek çok İslam tarihçisiyle beraber tarihçilerin tarihi sadece zahirî yönünü yazdığını bu yüzden de dedikodu ile aslı ayıramadıklarından yakınır. İslam tarihçisi için dedikodu ile aslı ayırmak çok önemlidir çünkü işin sonunda hadis ve sünnetler vardır. Bu bakımdan İbn Haldun, bir vakayın söylenti mi asıl mı olduğunun iyice anlaşılmasının elzeminden bahseder. Vakaların “neden” geliştiğini sormamak ve bir vaka duyulduğunda bu vakayın kahramanı olan cemiyetin karakterini öğrenmemek söylentiyi hakikat sanmamıza neden olur der İbn Haldun. Bu bakımdan söylentiyi red ve kabul tarih yazıcısının elindedir; red ve kabul kıstasını koyan da kendisidir. Şayet tarh yazıcısı, ümran nedir bilmezse, cemiyetin ahvalinden habersize söylentiyi hakikat zanneder ve bu biçimde yeni dedikodular da doğar der İbn Haldun.

Ümran, bir sonuçtur. Her sonucun oluşmasında ise nedenler vardır. Ümranı anlamak için nedenleri anlamalı ve bu nedenlerin bir düzen sonucu mu yoksa rastgele mi olduğunu anlamamız gerekir. Yani ümran, tarihçi için doğrudan bilgi değil, dolaylı bilgidir. Tarihçi, bu bilgileri ve nedenleri doğru inceleme etmelidir.

Tarih yazıcısının önüne gelen her haber doğru değildir. Tarihçi haberin doğru mu yanlış mı olduğunu anlamalıdır. Tarihçinin ilk görevi doğruları yanlışlardan ayıklamak, sonraki görevi ise doğruları bir düzen içinde bir araya getirmektir. Yalnız tarihçi, bir mezhebe ya da görüşe bağlıysa, kendisine gelen haberlerin kendi fikir ve görüşlerine uyanları alabilir.

Tarihçinin en yaygın ve en hayatî hatası, tarihini yazdığı ahval hakkında fikir sahibi olmaması. Tarihçi, vakaları meydana getiren nedenlerden bihaberse ve ahvalin bu vakayı neden asıllaştırdığı hakkında bir fikri yoksa yanlış bilgiler ile eserini kaleme alacaktır. Bu bakımdan İbn Haldun’a göre nakilcilerin ve tarihçilerin en büyük hatası sadece nakile ve habere itikat etmeleri ve bu haberleri, nakilleri ya da vakaları eski hadiseler ile kıyaslamadan dolaysız olarak kabul etmeleri.

Mukaddime isimli eserinde İbn Haldun “geçmiş ile gelecek syatn suya benzediğinden daha çok birbirine benzer” der. Bu bakımdan tarihçi, tarihi vakaları aktarırken azami dikkat etmelidir.

İbn Haldun’a göre Devlet Nedir? Nasıl Oluşur? İdeal Devlet Düzeni Nasıl Olmalıdır?

İbn Haldun’un devlet ve mal anlayışında en önemli iki kavram, bizce, asabiyet yani akrabalık ve terbiyedir. İbn Haldun, cemiyet içinde birbiriyle akraba olanların, birbirlerine terbiye bakımından benzer olanların ve aynı şahsiyette olanların minik toplumlar var ettiklerinden bahseder. Bu toplumların en güçlüsü de cemiyet üstünde otorite kurar. Asabiyet kavramı da bütün olarak burada devreye girer.

İbn Haldun, büyük topluluklar içinde akrabalık, aynı sosyal mekan gibi bazı ortak unsurları olan insanların toplanarak, makro toplulukta, kendileri gibi olmayan “diğerlerine” karşı savunma oluşturdukları ya da geçinmek için iş birliği yaptıkları mikro topluluklar oluşturduğunu bahseder ve bunu da ASABİYET olarak adlandırır. Asabiyet, insanların makro toplumlarını, yani ait oldukları toplulukları devirmez, bütün tersi o cemiyetin oluşmasının ön koşuludur. Asabiyet, iki biçimde yapılır. Birincisi akrabalık değişiği de uzun süre aynı mekanda yaşayan insanlarda oluşan birlik. İbn Haldun, insanların önce akrabalıkla bağlı olduklarına öncelik verdiğini de belirtir. Cemiyetteki en güçlü asabiyet, eforu yani iktidarı ele geçirir ve kendi asabiyetini yanına sürükler der İbn Haldun.

Kabilenin en güçlü asabiyeti, kabilenin iktidarını ele geçirebilir, iç işleri düzenleyebilir ama eforun doğası gereği bu yetmeyecektir. Efor, hakimiyete dönüşür ve “devlet” ile “mal” kavramı ortaya çıkar. Kabile olan devlet, kendi gibi devletleri eforu altına almaya çalışır. Şayet kendisinden daha eforsüz bir devlet ile karşılaşırsa onu yok eder ya da hakimiyeti altına alır; ama kendisinden daha güçlü bir devlet ile karşılaşırsa onun sınırları o devlete kadar demektir. Daha ilerisi söz konusu olamaz. Mal için asabiyet gerekir. Ama malı elde yakalamak için asabiyetten fazlasına lüzum vardır.

Malı, güçlü bir asabiyet ele geçirebilir ama o malı elinde tutması için edepli olmalıdır. İbn Haldun, bir asabiyetin hem fiziken hem de ahlaken güçlü olması gerektiğine inanır. Malın elde tutulması için gereken terbiye unsurlarına da “HILAL” adını verir İbn Haldun ve ilaveler, bu ikisi olmadan malın elde tutulması imkansızdır. Şayet ki iktidarda hılâl yoksa, o zaman o yönetim zorbalık ve adaletsizlik getrir.

İbn Haldun tüm bu ilişkileri insanın doğasıyla sarihler. İnsan doğası gereği hayvanî içgüdülere de sahiptir, insan olmasını sağlayana “us”a da. İnsanın hayvan tarafı kendi varlığını sürdürme isteğinde, insan olan tarafı ise cemiyet olma isteğindedir. İnsan, hayvanî tarafıyla makûsluğa, mantıklı ve uslu tarafı olan insan tarafı ile hayra sevk edilir. İnsan, hayra yakın olduğu için “devlet” ve “mal” kavramlarını yaratmıştır. Yani İbn Haldun, “devlet” ve “mal” kavramlarını yaratan insanı bir nkonutu “üst insan” olarak görmektedir.

İnsan, hayra yakın olmasaydı tarihî – cemiyetsal varlık da olmazdı. Yani “terbiye” ve “cemiyet olma isteği” birleşerek bu varlık alanını yaratır. Varlık, doğası gereği pozitiftir. Pozitif olan da hayra dayanmak zorundadır. Şer, yani olumsuzluk, insanların büyük kısmı tarafından seçim edilmediği gibi yok edilmek istenmektedir. O halde siyaset pozitif ve hayırlıdır. Yoksa, bu kadar zamandır var olamazdı.

İbn Haldun’a göre Mal, Refah, Reis Kavramları

Cemiyetteki otorite, ahlaken ve madden güçlü olan asabiyetin, öbür asabiyetlere galip gelmesiyle meydana geliyordu. O halde cemiyette bir galip ve mağlup ilişkisi var der İbn Haldun. Mağlup yan yenilen, galip olanda her zaman önemli ve kendisinde olmayan bir şey arar. Başarının sırrını ondaki madende görüp onun gibi olmaya çalışır. Bu vaziyet baba ile oğul ilişkisine benzer. Çocuk, babası gibi olmak ister, onun inandığına inanır. İşte hükümet ile millet arasındaki ilişkide buna benzer. Millet, yöneticisinde hep onlarda olmayan bir erdem arar. Bu da hükümdarın kemal sahibi olduğu düşüncesini doğurur. Yöneten ile yönetilen arasındaki ilişki bu biçimdedir der İbn Haldun.

İbn Haldun, devletin eforunü de değerlendirir. Ona göre devletin bir merkezi vardır ve merkezden uzaklaştıkça hakimiyet eksilir. Efor, aynı zamanda devleti yöneten asabiyetin eforu ile doğru orantılıdır. Tüm bu gidişatlara örnek olarak İslamiyet’in ilk senelerin örneklendirir İbn Haldun. İslamiyet’in ilk zamanlarındaki genişleme, natürel sınırlara ulaşınca durmuştur. Natürel sınır, devletin hakimiyeti altında olan ve savunabileceği son noktadır. İslam fethi, o noktaya ulaşınca durmuştur. Aynı vaziyet Osmanlı için de geçerlidir.

Malın var olması için istikrar koşuldur. Bu vaziyet malın doğasıdır. Devleti oluşturan asabiyet, ki Osmanlı hanedanlığı asabiyete örnek verilebilir, bir üst asabiyet oluşturarak devletteki refahın daimi olmasını sağlar. Bunun sonucunda mal oluşur. Ama istikrar sadece mal getirmez. İnsanların ilahlaşma sevdası yüzünden, yönetici konumundaki birey güçlendikçe, iktidarı asabiyetinden uzaklaştırıp şahsileştirir. Kendisine ihtarda bulunan yakınlarını da kendi yanından uzaklaştırarak asabiyetine mensup olmasa dahi sadece kendisine sadık insanları yanına, dolayısıyla devlet kademesine getirir.

İstikrar malı, mal ise refahı getirir. Muhakkak bir refah seviyesine erişen şahıslarda lüks tüketim başlar. Lüksün sınırları ise, malın sınırları kadardır ve mal sınırlı lüks ise sınırsızdır. Refaha erişen devletlerde, lüks tüketim, günü hoş geçirme emel haline kazanç. Refah ise, bir devletin olgunluk çağının göstergesidir. Varlık düşüncesinde, emelina erişen varlıkların yok olduğundan bahseden İbn Haldun, refahın bir devlet emeli olduğundan bahseder ve amaçlarına eriştiği için yavaş yavaş yok olma sürecine girdiğini dile getirir. Fazla lüks tüketimi, bir devlet için sonun başlangıcıdır.

İbn Haldun’a Göre Devletlerin Doğumu – Hayatı – Vefatı

Devletin ömürlerini beş safhada sunar İbn Haldun. Biz de size en anlaşılır ve kısa yoldan ama bilgiden çalmayarak anlatmaya çalışacağız.

1. Devletin birinci safhası : Devlet bu safhada kurulur. Asabiyet, ortak bir gayretle devleti kurar. Kuruluş safhasında artan efor, malı doğurur. Refah seviyesi çoğaldıkça nüfus çoğalır, asabiyetler artar. Bu vaziyette maliyetler de çoğalır. Şayet lider edepli ise, cemiyette de bu edebe yöneliş asıllaşır.

2. Devletin ikinci safhası : Yöneten ailenin yöneticisi, yani eforu elinde bulunduran bireynin eforu ailesinde ya da tekelinde toplamasıyla ikinci safha başlar. Bu vaziyet zaten engellenemez çünkü iktidarın doğası gereği tekelleşme meyilindedir. Bu tekelleşme iktidar sahibinde meydana kazanç. Yalnız, efor olmadan iktidar da olmaz. Bu bakımdan, efor, devletin ilk safhasında olduğundan daha değişik bir konuma evrilir. Nihayetinde, devlete içten ve dıştan gelen tehditler, bu dönüşüm sayesinde mağlup edilir ve devletin istikrar süreci başlar.

3. Devletin üçüncü safhası : Bu safha, ikinci safhada elde edilen istikrarın nimetlerinden faydalanma dönemidir. Bu safhada, içten ve dıştan gelecek tüm askerî müdahaleler için devlet hazırdır. Ülke, kendini savunacak orduya kavuşmuştur. Şimdi, ülkenin imar safhası vardır. İktidar tek elde toplanmıştır, artık ülkenin daha bayındır hale gelmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Yani, devlet bir olgunluğa erişir. Yalnız uyarır İbn Haldun, her olgunluk çürümeyi yani vefatı da beraberine getirir.

4. Devletin dördüncü safhası : Bu safhaya kadar, devlet hatırı sayılır bir ilerleme kaydolmuştur. İstikrar artık bir emel değil, olması gereken bir gidişattır. İstikrarın elde edilmesinden sonra cemiyet yeni gelenilaveler geliştirir. Bu safhaya nasıl geldiğini de unutur. Devletin asli görevi ilerleyip büyümek değil, elde edilenleri yani var olanı devam ettirmektir.

5. Devletin beşinci ve son safhası : Bu devletin ihtiyarlık ve vefat safhasıdır. İktidardakiler, kendilerini bırakılmaz görürler. Bu vaziyet, zevk ve eğlenceye düşkünlüğü de getirir. İktidarın sevinci kullanımları başlar. İktidar sahibi, devlete göre kısacık ömrünü, devletin nimetlerini kullanarak zevk ve sefa içine yaşayarak tüketir. Artık ne istikrarı devam ettirme aşkı ne de ilerleme heyecanı kalır. İktidarın oluşma koşulları unutulur. Bu vaziyet cemiyete de yansır. Cemiyet de lüks içinde yaşamaya başlar. Oysaki var olan sınırlı, istekler ise sınırsızdır. Bu vaziyette, devlet son bulur. Son bulan devlet üzerine ya yeni bir asabiyet yeni bir devlet kurar, tıpkı Osmanlı Devleti yerine heyeten Türkiye Cumhuriyeti gibi, ya da devlet tamamen yok olur.

İbn Haldun, tüm bu vaziyetlerin kesinlikle hakikat olacağın ve bunun asla engellenemeyeceğini iddia eder. İbn Haldun bu tezini, sonsuz olan tek varlığın Allah olduğunu ispat için de ele almıştır.

SONUÇ

İbn Haldun, siyaset, din, devlet, tarih, İslamiyet gibi pek çok beşeri bilim üzerine yorumlarda bulunmuştur. Yalnız, o, tarih anlayışı ile bilim tarihinde anılır. Onun tarih anlayışı ve bu anlayışa getirdiği “medeniyet” kavramı, bugün dahi hala kullanılan bir teknik haline gelmiştir.