Son Haberler

Dilbilim Ekolleri ve Dilbilim Tarihi

-
Eylül 12, 2022
Dilbilim Ekolleri ve Dilbilim Tarihi

Dil, devam eden en büyük mucizedir ve bilim insanları, belki de anlayabilecekleri tek mucizenin peşine düşmüşlerdir..

Dilbilim Ekolleri ve Dilbilim Tarihi

Dil, insanın en çok merak ettikleri alanlardan birisi.. İçgüdüsel olarak meydana gelen konuşma, sözü ortaya çıkarmış ve soyut olan her şey dil sayesinde oluşmuştur. Düşünsenize, insan şayet konuşamasaydı, kitleler oluşturup bir medeniyet üretebilir miydi? Düşündüklerini dile getiremeseydi, cisimlere isim vermese, topluluğundaki makûs kişinin dedikodusunu yapıp onu gruptan dışlamasa bir millet, kabile ya da ülke olabilir miydi? Şayet, edebiyat yapamıyor, konuşamıyor olmasaydık gerçekten de hayvandan bir farkımız kalır mıydı? İşte tüm bu sorular, bizden önce yaşayanların da kafasını kurcalamış ve dili araştırmaya başlamışlar.. Biz, bugün, bizden önce dili araştıranları kısaca hatırladıktan sonra “Biz ne yapıyoruz?” sorusuna yanıt arayacağız. Dil denen mucizeyi, anlamaya, en azından anlayanların dilini anlamaya çalışacağız..

Önceleri Din için Dil Gerekliydi..

İlk zamanlarda dil, dine bağlı olarak gelişti. İnsanlar, kendilerinden daha önemli ve büyük bir varlığa inanıyordu; doğal olarak hiç kimse Tanrı’nın onları yanlış anlamasını istemiyordu. Bu bakımdan, duaları doğru okumak, doğru telaffuz etmek ve istenilen şeyi doğru aktarabilmek için dil çalışmaları yapılıyordu.

Edebiyat da din ile ortaya çıkan bir olgudur. İlk şiirler, ilahilerdir. İnsanlar, uyaklı kelimelerin daha kolay ezberlenebileceklerini fark ettiler. Bu bakımdan, ilahiler kısa ve uyaklı parçalarla yazıldı. İlk şiirler bu şekilde ortaya çıktı. Ve sonuçta, neredeyse tüm din kitaplarının şiirsel oluşu, tüm duaların edebî olması..

İlk defa dili incelemek isteyenlerden birisi Hintliydi.. Hindistan, bir medeniyetti; bilimsel anlamda kullandığımız birçok terim, Hintçeden gelir. En basiti, DÜNYA ismi Hintçedir.. 

Eski Hint medeniyetinde, Hint Rahipler, konuştukları dil ile dualarının değişik olduğunu gördüler. O zamanlar Hindistan’da M.Ö X. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen Veda’lar kutsal kitaptı ve din, Veda’ların emir ve yasaklarıydı. Hintli bir rahip olan Panini, Veda’ları merak etti. M.Ö 5. yüzyılda Veda’ların aslına inmek istedi. Dilbilgisi, etimoloji, sesbilgisi ve vezin gibi çoklu disiplin halinde Veda’ların baz alındığı bir dilbilgisi kitabı hazırladı. Bu kitap, bilinen ilk dilbilgisi kitabıdır, M.Ö 5. yy civarı yazıldığı tahmin edilmektedir. Panini, bu kitabında 4.000 adet tasvir, tanım yapmış ve kurallar koymuştur. Şu anda bile, Panini’nin titizliğinde yazılan dilbilgisi kitabı yok denecek kadar azdır.

Yaska isimli bilgin ise, etimoloji dediğimiz kökenbilgisi alanında ilk çalışan bilim adamlarındandır. Bu konuda Nirukta isimli bir kitabı da bulunan Yaska ve dönemin diğer dil analistleri nesneler ile adlandırma arasında bir ilişki olup olmadığını tartışmaktaydılar.

Bugün, Panini’nin belirlediği pek çok tasvir halen kullanılmaktadır, ayrıca pek çok dilbilgisi terimi de bugün hala Panini’nin yazdığı gibi kullanılmaktadır.

Yunanlılar, Retorik için Dili İnceledi..

Eski Hint medeniyeti, dili, dini iyi anlamak için incelemişti. Batı tarafında, emel değişik ama yol aynıydı. Eski Yunan medeniyetinde hitabeti daha etkili kılmak için dil araştırmaları yapılmıştır. Retorik, siyasetçilerin ve sofistiklerin işiydi. Sofistikler, retorik bilgilerini kağıda döküp politikacılara sattı, yalnız onların retoriğin hitap etmek demek olduğunu anladıklarını sanmıyorlardı. Bu bakımdan, nerede heyecanlanmaları, nerede durmaları gerektiğine dair işaretler kullandılar. Bunlar, bilinen ilk noktalama işaretleriydi.

Eski Yunanda ise dil, ilk kere Plato’nun MÖ 427-347 Kratylos isimli eseriyle gündeme gelmiştir. Platon, harika bir hatiptir. İnsanlara, neyi nasıl anlatacağını gayet iyi bilir; bu diyalogda da üç kişi vardır ve üçü de dil üzerine muhteşem ve ufuk açıcı bir konuşma yapmaktadır. Bu konuşma konularından birisi de Hintli bilginlerle ile aynı; nesne ile ad arasında bir ilişki var mı?

Eski Yunan’da MÖ 3. yy’da Stoistler, Latinceyi incelemişler, ismin hallerini ilk kere onlar sınıflandırmışlardır. Gramer, yani yazı yine temel alınmış, etimoloji bu dönemde oldukça skonutilmiştir. Ayrıca sözcük cinsleri ve sözcükler arasında sınıflandırma yine bu dönemde yapılmıştır.

MÖ 384 – 322 yılları arasında yaşayan Aristo, dil ve dil birleşenleri/yapısı hakkında ilk kere fikir yürütenlerden. Eski Yunan’da, dil, felsefe ile birlikte düşünülüp ortaya çıkmıştı. Bu bakımdan, dönemin düşünürleri, dil hakkında fikir yürütmüşlerdi. Bunlardan birisi de Aristo idi. Aristo, eylem ile ismi ayıran ilk isimdi, bildiğimiz ilk isimdi. Ayrıca harfleri, sesliler, sessizler ve yarı sesliler olarak ayırmıştır. Hecenin, dilin en ufak söz varlığını olduğunu keşfetmiş ve iki ayrı harfin birleşmesiyle oluşan anlamsız ses diye heceyi tanımlamıştır.

Eski Yunan medeniyetinde, dil ve düşünce arasındaki bağ ya da bağsızlık müzakere konusuydu. Bu konuda iki karşıt görüş ve grup oluşmuştur: Analojistler ve Anomalistler. Analojistlere göre dil mantıklıydı, kendi içinde bizim henüz bilemediğimiz bir kurallar zinciri vardı; tıpkı doğa gibi. Anomalistler ise dilin kurallardan oluşmadığını, kuralsız olduğunu savunuyordu..

Yunanlılar, Mısır’da herkesin büyüklüğünden haberli olduğu bir İskenderiye Kütüphanesi kurmuşlardı. Tarih, İÖ III – II. yüzyıl idi. Bu kitaplıkta bulunan Yunan metinleri titizlikle incelendi ve bu inceleme stili bir gelenek oluşturarak İskenderiye Mektebi’nu oluşturdu. Yunanlılar ile bağdaştırdığımız bu gelenek, değerli aydınların yetişmesini sağlamıştır. Örneğin MÖ II – I. Yüzyılda yaşamış olan Dionysios Thrax ve MÖ II. Yüzyılda yaşayan İskenderiyeli Apollonios Dyskolos dilbilgisinin iki önemli dalında eserler veriştir. Thrax, Tekfine Grammatike isimli eseriyle 400 yıllık bir derleme çalışması yapmıştır, kendisinden önceki eserleri inceleyerek kendi çağına kadar olan kısmı irdelemiş ve bir nkonuti karşılaştırmalı dilbilgisi alanına giriş yapmıştır. Dyskolos ise söz dizimi yani Batı tabiriyle sentaks ile uğraşmış ve bunun hakkında bir kitap yazmıştır.

Yunanlılar, aksan ve hitabet sanatı gereği aksan işaretleri dışında ses bilgisi ile çok ilgilenmemiştir.

Roma’da Dilbilim..

Romalılar, Yunan medeniyetlerini aşamamışlardır. Onlar da ses bilgisine pek yoğunlaşmamış ama bu dönemde yazılan bir kitap, Avrupa için dilbilim alanı için mihenk taşı olmuştur. Marcus Terentius Varro Latince üzerine bir inceleme yapmış ve bu inceleme bütün 23 ciltlik bilgi kaynağı oluşturmuştur. Bu 23 ciltlik külliyatta Latince için etimoloji, morfoloji ve sentaks yani söz dizimi alanında Avrupa’nın bugün bile faydalandığı bilgiler mevcut. Ama maalesef bu kaynak dışında dilbilim ismina “müthiş” bir ilerleme söz konusu değil…

Doğu Dünyasında Dilbilim…

Doğu toplumlarından kasıt, İran ve Arap ile Hint topluluklarıdır. Arapça, en karışık dillerden birisidir ve Arap topluluklarında edebiyat bir gelenektir. Bu bakımdan da dil de edebiyatta gelişmiştir. Öyle ki sürgün edilen Arap bilginlerinin Endülüs’e gitmeleri, bugünkü Avrupa’nın oluşmasındaki en temel etkendir.

Arap geleneğinde Küfe Dil Mektebi ve Basra Dil Mektebi olmak üzere iki ayrı gelenek göze çarpar. Basra Mektebi, lehçe ve şive ayrımlarını göz arkasını ederek deyim yerindeyse standart ve dolayısıyla kuralcı bir dil oluşturma – inceleme aşkıyla ilim yapar. Tüm bu özellikleriyle Aristo etkisinden olduğu söylenebilir. Küfe Dil Mektebi ise, değişiklikleri yok etme taraftarı değildir; bütün tersine ayrıkçı bir yapı ile tüm lehçe ve şiveleri standartlaştırmadan inceler.

8. yy’da yaşayan EL HALİL, Arapçanın ilk sözlüğünü hazırlar. Kitabü’l Ayn, Arapçanın ilk sözlüğü olmakla kalmaz, Arapça sözcükleri belirli kurallar ile sınıflandırır. EL Halil, kendisi gibi bir ilim adam olacak olan Sibeveyhi’nin öğretmensıdır.

El kitap, Arap dili için kült sayılan bir eserdir. SÎBEVEYHÎ bu eserini 8. yy’da az sonra sözünü edeceğimiz Basra Dil Mektebi dönemi esnasında yazmıştır. Bu dönemden önce de Arap dilbiliminin gerçekten de sağlam olduğu anlaşılıyor çünkü Arap bilginler genelde metin bilgisi üzerine yazmışlardır. Metin bilgisi, o dönem Yunan ve Batı kültürlerinde neredeyse yok kadar azdı.

Türk Dünyasında Dilbilim..

Dillere pelesenk olmuş bir sözdür ama doğrudur: Türkler göçebedir. Bu göçebe kültürü onların birçok eserlerinin yağmalanmasına ya da doğal nedenlerden yok olmasına neden olmuştur. Yerleşik hayata geçen Uygurlar ise bunu Budist geleneğine borçludur. Onlar da edebiyat alanında başarılı olmuşlardır; çeviri dilinde gelişmişlerdir ama bu dillerini inceledikleri henüz doğurmamıştır; ya da daha yüksek bir ihtimalle böyle bir eser ama kayboldu..

Türk dünyasında bilinen ilk dilbilimci Kaşgarlı Mahmud’dur. 100- 1085 yılları arasında yaşayan alim, dil aşkıyla o dönemde neredeyse Orta Asya’nın tamamına egemen olan Karahanlı Devletinin her bir köşesini geçerek buradaki Türk boylarının dillerini derlemiştir. Sadece diller değil, yani sadece sözlük değildir. Aynı zamanda folklor çalışması da yapmıştır. Türk dillerine ait türküler, destanlar bu ansiklopedik sözlüktedir.

16. yy’da Bergamalı Kadri, Arap gramerciliğinden etkilense de 1530 yılında bitirdiği Müyessiretü’l Ulum isimli eserinde Türkçeye ait önemli bilgiler vermiştir.

Türk geleneğinde yapılan çalışmalar genelde sözlük alanına aittir. 13.yy civarında var olan Memlük – Kıpçak Türkçesi bu konuda aşırıca çalışmaya sahne olmuştur. Bu dönemde, Arap bölgesinde hükümdar olan Türkler, hakimiyet için hem tebaanın Türkçe öğrenmesine hem de yönetim sınıfının Arapça öğrenmesine ihtiyaç duymuştur. Bu bakımdan da genelde Araplar tarafından yazılan Türkçe öğretme kitaplarına rastlarız. O dönemin söz varlığı açısından önemli bilgiler elde ederiz.

Yukarıda bahsedilen dilbilim tarihi, 15 -16. yy öncesi dilbilim tarihidir, aslında gelenek olarak da görülebilir. Yalnız, dilbilimi dilbilim yapan asıl zaman dilimi 16. yy sonrasıdır. Bu bakımdan, kısaca bu zaman dilimine bakacağız. Unutulmamalıdır ki 16. yy, tüm dünya ve Avrupa için önem talep eder çünkü Fransız ihtilali, Sanayi Devrimi, Rönesans ve Reform olayları/ olguları meydana gelmiştir.

Dilbilim, 16.yy sonrasında dilin sadece sözlük ve gramerden ibaret olmadığını fark etti. Bu dönemde dile sadece yazıya geçirilen işaretler olarak bakılmadı. Özellikle Avrupa’da 20. yy’da bir ekip dil mekteplerinın açılmasını sağlayacak girişimler de başladı. Lakin, Avrupa’da ekollerin yani mekteplerin oluşması 20. yy’da gerçekleşti. 20. yy Ferdinand de Saussure dili sosyal bir olgu olarak değerlendirdi. Sosyologizm bu dönemde şekillendi. Saussure, dili bir sistem olarak değerlendiren ilk kişidir. Bu, şuan bize önemsiz gibi görünse de dilin bir sistem olarak belirlenmesi, ona bilimsel bir alan tanımaktır. İncelenmek istenen şey, önce tanımlanmalıdır. Saussure, aynen böyle yapmıştır. Saussure ve dil tanımlarını, onun hayatını değişik bir yazıda işleyeceğiz. Bu bakımdan, dilbilim ekollerini incelemeye başlayacağız.

Dilbilim ekolleri ya da mektepleri genelde Avrupa kültüründe gördüğümüz bir vaziyettir. Mektep ya da ekol oluşturma vaziyeti, genelde bir araştırmacının araştırma metotlarını takip etme ya da yeni bir akımı uygulama olarak görülür. Fark, ekollerin ya da mekteplerin bir kesintisizlik sağlaması, yani kalıcı olmasıdır. Bu,bilimsel çaba için çok gereklidir, bir medeniyetin takip edilebilir bir mektep oluşturması, o medeniyetin ve uğraşlarının tüm dünyaca bilinmesi demektir. Aşağıdaki konu başlığında Avrupa odaklı mektepler göreceksiniz; eski Arap medeniyetleri de dilbilim ekolü oluşturmuş ama bu zamana kadar devam etmemiş ya da şuan böyle bir mektep meydana gelmemiştir. Oysak dil, yanı dildir. Dil, Avrupa’nın ya da Amerika’nın egemenliğinde değildir ama vaziyet, hep bu şekilde devam etmiştir.

Dilbilim Ekolleri

Ferdinand De Saussere’nin 20.yy’da başlattığı sosyologizm akımı, iki mektep doğurmuştur:

1. Cenevre Dilcilik Mektebi

2. Paris Dilcilik Mektebi

Saussere, bir akım başlattı ama akım muhteşem değildi; bazı kusurlar hemen göze çarpmaktaydı. Bu bakımdan da 20.yy sonlarında yapısalcılık akımı karar sürmeye başladı. Bu akımı, daha sonraki yazılarda ayrıntılı olarak inceleyeceğiz, ama en kısa tanımıyla yapısalcı görüş, dilin temeline kadar iner. Bu yapıya göre dil, sadece biçimsiz bir sistem değildir. Dil, katman katman bir yapıya sahiptir ve her yapısında başka bir özellik vardır. Bu akıma bağlı olarak üç ekol gelişmiştir:

3. Prag Yapısalcılık Mektebi

4. Kopenhak Yapısalcılık Mektebi

5. Amerika Yapısalcılık Mektebi

Şimdi, bu mekteplere kısaca göz atalım..

1. Cenevre Dilcilik Mektebi

Saussere’ün öğrencileri A. Şeşe ve S.Balli tarafından kurulmuştur. Şeşe, daha çok söz dizimi üzerine çalışmıştır. Balli ise daha çok roman dili üzerine çalışmıştır. Bu çalışmalarında yola çıkarak bir üslup teorisi geliştirmiştir.

2. Paris Dilcilik Mektebi

Bu mektep için de bir öğretmen ve onun görüşlerine sadık kalan bir öğrenciden bahsedeceğiz: Antoine Meilette ve onun öğrencisi J. Vandriyes

Meilette, alanında 24 kitabı ve 540 yazısi olan dilbilimine ömrünü ismeyan bir bilim adamıdır. 1906 yılında yaşadığı kent olan Paris’in dilcilik akımı başlatıcısıdır ve daha sonra Paris Dilcilik Mektebinun rektörü olmuştur.

Meilette, kıyaslamalı dil teorileri ile tanınır, diyalektoloji ile ilgilenmiştir. Hint Avrupa dilleri ve diyalektleri yani lehçeleri onun çalışma alanıdır. Aynı zamanda tarihî Avrupa dilleriyle de ilgilenir.

Antoine Meillet, kıyaslamalı dil çalıştığı için daha önce bu alanda çalışanların metotlarının kusurlu olduğunu ve geliştirilmesi gerektiğini söyler. Ayrıca kendisi, sosyal dil gelişimi alanı için de birkaç çalışma yapmıştır. Ona göre, kelimenin anlam genişliği veya darlığı kelimenin kullanıldığı cemiyetin genişliği ile doğru orantılıdır. Kelime, geniş bir sosyal toplulukta kullanılırsa anlam genişlemesine uğrar, şayet vaziyet bütün tersi olursa anlam daralması meydana gelir.

Meillet’in öğrencis J. Vandriyes, daha çok tarihî diller üzerine çalışmalar yapmıştır. O da sosyologizm akımına bağlı ve hatta bu akımın önde gelen temsilcisidir. Vandriyes için dil, sosyal bir olaydır ve cemiyetten ayrı düşünülemez.

3. Prag Yapısalcılık Mektebi

Bu mektep, Çek dilci Vilem Mateziusun 1882-1945 tarafından meydana getirilmiştir. Mateziusun, Saussere’den fazlasıyla etkilenmiştir. Mateziusun’dan başka bu mektebe şu dilbilimciler eşlik etmişlerdir: B. Gawranek, B.Trnka, Skaliçka, Y. Vahek, L. Novak, N.S. Trubetskoy, R.O. Yakobson, S.O. Kartskonutskiy…

Bu mektep, kendi dergisini oluşturmuş ve görüşlerini bu dergi ve kendi yazdıkları kitaplar aracılığıyla aktarmışlardır. Bu derli toplu mektebin dergisi, dünyadaki dilbilim tarihi için oldukça önemlidir.

Prag, yapısalcı yaklaşım dilin mantıksız olduğunu savunmaz. Onlar için, dil kendi içinde sistemlidir. Fonksiyon, yani Türkçe adlandırmayla görev – işlev, bu mektep için oldukça önemlidir. Tüm dil yapılarına fonksiyonel açından bakarlar. Onlar için dil, birbirlerini tamamlayan sistemler bütünüdür.

Prag mektebi, dil parçalarını görevleri açısında tahlil eder. Onlar için dil, tesadüfen oluşan bir yapı değil, her katmanı değişik bir görev içeren planlı bir sistemdir.

4. Kopenhak Yapısalcılık Mektebi

20.yüzyılda yapısalcılar, Danimarka’da düşüncelerini yaymaya başladılar ve Kopenhak yapısalcıları bu emel için bir araya geldiler. Vigo Brondal 1887-1942, H. Uldal 1907-1957, Lui Yelmislev 2899-2965 tarafından bir dernek heyetti. Bu derneğin ismi Kopenhak Dil Derneği idi.

Kopenhak yapısalcıları, Prag yapısalcılarının dilin yapısı ve fonolojisi kuramlarına karşı çıktılar. Kendi görüşlerini anlatmak için de bazı dergiler çıkardılar. Ayrıca kendilerine “Glossematik” diyorlardı; “Glossa” Yunanca “dil” anlamına gelir.

Kopenhak yapısalcıları, dil araştırma geleneklerine karşı çıkmışlardır. Tamamen gelenekselden kopuk, kendi araştırma yöntemlerini ortaya koymuşlardır.

Bu mektebin, dilbilim tarihinde bu kadar önemsenmesinin nedeni,evrensel dilbilim kolunun doğmasına neden olmasıdır. Yani, ilk defa sistemli olarak dillerin tek bir yerden geldiği ya da evrensel bir dilin olabileceği görüşleri ortaya atıldı.

5. Amerika Yapısalcılık Mektebi

Amerika yapısalcılık mektebinun doğmasında en büyük etmen, sayıları giderek üyelen Kızılderililerin dillerini öğrenme isteği olmuştur. Mektebin, bu emel uğruna, kurucuları arasında bir dilci ve antropolog bulunmaktadır : Amerikan dilcisi ve antropolog Frans Boas 1858-1942.

Amerikan dilcililik mektebi, diğer mekteplere nazaran daha geç kurulmuştur. XX.yüzyılın ilk yarısında heyeten bu mektep ve ona bağlı dernekler kendilerine Deskriptivizm demektedir. Deskriptivizm, tasvircilik demektir ve “to describe” sözünden türemiştir. Bu mektep, dilin görülen özelliklerini yani gramatikal özelliklerini tasvir etmeyi kendilerine görev bilmişlerdir.

Tasvir etme isteği, daha önce hep yazılı diller üzerine olmuş olan Avrupa ile Amerika’nın emelleri uyuşmamamıştır. Çünkü Kızılderili dili, sözlü bir dildir; yazıya geçmemiştir. Avrupa ise, yazıya geçmiş dilleri incelemişler ve buna göre kural koymuşlardır. Bu gidişatta, Amerikan yapısalcılık anlayışı ile Avrupa yapısalcılık anlayışı çatışmış ve Amerika kendi kurallarını yaratmıştır. Bu kurallar, belki de ilk kere sözlü bir kuralı incelemek üzerine kurulmuş ve başarılı olmuştur. Bu başarılı tekniklerin yaratıcısı ise Boas’tır.

Kısaca..

Kısaca konunun üzerinden geçmek gerekirse, “Genç Gramerciler” diye adlandırılan grup dilin tarihinin incelenmesine değer vermişlerdir; aynı vaziyet eski çağ Yunan medeniyeti, Roma medeniyeti ve Arap medeniyeti için de geçerlidir.

Yapısalcılık, bu vaziyetin aksine dilin eş zamanlı incelenmesini değerli bulmuştur. Bu fikre göre dil, arkası zamanlı yani tarihsel değil, eş zamanlı yani modern olarak incelenmelidir.

Yapısacılık benimsenmiştir ve dünyanın pek çok bölgesinde mektepler kurulmuştur. Bu mekteplerin hepsi kendilerine has özellikler göstermektedir: Prag Yapısalcılık Mektebi, fonetik üzerine çalışmalar yapmıştır. Kopenhank Yapısalcılık Mektebi dili göstergeler bütünü olarak görmüştür. Amerikan Prag Yapısalcılık Mektebi dilin yapısını, yani kuruluşunu öne çıkarmıştır.