Son Haberler

Bağdatlı Ruhi’nin Edebi Kişiliği

-
Eylül 16, 2022
Bağdatlı Ruhi’nin Edebi Kişiliği

Hayatı üzerine öğrenilenler sınırlıdır. Her eski şair gibi şuara tezkirelerinden ve devlet kayıtlarından, ayrıca yazdığı şiirlerinden ve divanından şair hakkında bilgi ediniyoruz. Bu bakımdan eldeki bilgilerle yaşamını anlatmaya çalışacağız:

Bağdatlı Ruhi’nin Yaşamı

Bağdatlı Ruhi ya da Ruhî-i Bağdadi olarak anılır. Osmanlı şairidir. Doğum tarihi bütün öğrenilmemekle beraber 1605 senesinde Şam’da yaşama gözlerini yummuş, 15. asır şairidir. Osmanlı Devleti’nin yükselme devrinde şairlik, askerlik yapmıştır.

Doğum tarihi bilinmemesine karşın doğduğu yer kendi mahlasından belirlidir. Bağdatlıdır. Asıl ismi Ruhî’dir. Bağdatlı ibaresi Türkçe uyarlamadır. Divanlarda ve eski kaynaklarda Bağdadî olarak geçer. Bağdat sonuna ilave edilen nispet i’si ait olma anlamı verir sözcüğe. Bu bakımdan da Türkçe uyarlamaya Bağdatlı olarak geçer.

Şairimizin babasının Bağdat Valisi Ayas Paşa’nın adamlarından olduğu öğreniliyor. Babasının ismi Mehmet ve Ayas Paşa maiyetinde Bağdat’a yerleşiyor.  Doğumu hakkındaki hipotezler de bu vaziyet üzerinden yola çıkılarak söyleniyor. Ayas Paşa’nın 1545 senesinde Bağdat Valisi olduğu devlet kayıtlarında görünüyor. Şayet Mehmet Bey de Ayas Paşa maiyetinde Bağdat’a gitti ve Ruhi kendisinde Bağdadî mahlasını uygun görüyorsa Bağdat’ta yaşamış olması gerekiyor. Bu bakımdan Bağdatlı Ruhi’nin yuvarlak hesapla 1545 senesinden sonra doğmuş olması gerekiyor.

Onun hakkında en iyi bilgiyi Esrar Tezkiresinden alıyoruz. Esrar’a göre Ruhi-i Bağdadî, serseri ruhluydu ve diyar diyar dolaşıyordu. Fakat bu bilgi, Abdülbaki Gölpınarlı tarafından eksik görülmüştür. Gölpınarlı’nın Ruhi-i Bağdadî maddesine göre, onun diyar diyar gezmesi ve serserivari olarak görülmesinin sebebi derviş tabiatlı ve babası gibi asker olmasından dolayıdır.

Ruhi-i Bağdadî, babası gibi askerdir. Sipahi başka bir deyişle atlı birlik tayfasındandır Ruhi. III.Murad 1574 – 1595 yarıyılında yapılan İran seferinde görev aldığı öğrenilmektedir. Görev mahiyeti ise, o zamanlar Bağdat valisi olan Cigalazâde Sinan Paşa’nın maiyetidir. Bu görevi 1588 -1591 seneleri arasında 3 sene süresince sürdürmüştür.1588 senesinde ise Nihavend fethine katılmıştır.

Ruhi-i Bağdadî’nin kendisi hakkında bilgiye yeniden kendi şiirlerinden erişebileceğimizi söylemiştik. Bunun sebebi ise Divan Edebiyatı şairlerinin padişah ya da maiyetinde bulundukları veli-i nimetlerine gidişatlarını talep-i hal etmek için şiirlerini kullanmış olmalarıdır. Bazen bir kasidenin dua kısmında veli-i nimete gidişatlar bildirilir bazen de direk şikâyetname cinsinde eserler yazılır. Her ikisi de şairin divanında yer alır ve bize yol gösterir. İşte biz de şairin şiirlerinden ona dirlik* verildiği bilgisine erişiyoruz. Şaire verilen dirlik toprağı, Çalı dirliği idi ve o bu dirliği hoşlanmayıp gitmeyi reddetti.

Şiirlerinden bir yarıyıl Şam’da olduğu anlaşılmaktadır. Şam’a gitme sebebi ise yeniden kasidelerinden anlaşılmıştır. Ruhi-i Bağdadî, kasidelerinde sürekli methettiği Osman Paşa’nın Şam Valiliği görevine getirilmesinin üzerine muhtemelen kendi isteği ile Şam’a gitmiştir. 1602 – 1604 seneleri arasında o zamanın Şam kadısı Azmizâde Hâleti Efendi ile görüştüğü öğrenilmektedir. 

Bağdatlı Ruhi’nin Nezaketi Karakteri

Esrar Tezkiresi, Bağdatlı Ruhî için “Mevlevi” demektedir. Yalnız bu yargı çürütülmüştür zira şiirlerinden Hurufi* olduğu anlaşılmaktadır. Yalnız şiirlerinde çok fazla Hurufi tesirler yoktur ve bu surattan onu Hurufî şairler kategorisine koyamayız. Hurufi şairler, şiirlerini bu inanca adamıştır ama Bağdatlı Ruhi, böyle bir şey yapmamıştır.

Her ne kadar şiirlerinde H.z Ali’yi ve iki imamı övse de o Sünnîlik mezhebinden dışarı çıkmamıştır.  Hadiseye azıcık geniş ve yaşadığı yerlerin penceresinden bakarsak, yarıyılının baskın inançlarını taşır bünyesinde. Yaşadığı bölgeler Şam ve Bağdat başka bir deyişle Arap bölgesi olduğu için Necef, Kerbela, Hasan ve Hüseyin’in katli gibi vakalara surat çevirmesi beklenemez. Ama bu onu bir zindeyi yapmaz zira onda tasavvuf felsefesi ikinci tasarıdadır. Tasavvuf, onda bir dünya fikridir, evet, şiirlerinde işler ama onu yaşamının emeli haline getirmez, onu yaşadığı dünyadan koparmaz. Ona sadece dervişlere özgü bir rintlik verir. Başka Bir Deyişle bu dünyaya çok umursamayan, dışarıdan gamsız diye görünen birisidir, yalnız Allah ve ahret inancı hep içindedir. Bunu şiirlerinde de işler zati. Ayrıca tasavvuf onu ahlakî açıdan da tesirler ama onu sofu yapmaz.

En çok sevdiği ve etkilendiği şair, Fuzulîdir. Acıların ve efkârın şairi olan Fuzulî, harika lirizmi ile zati bir hayli sanatçıya esin kaynağı olmuştur.

Bağdatlı Ruhî, şiirlerinde asiliğe varmayan bir başkaldırı vardır. Buna da hak vermemek elde değil zira yaşamı süresince dirlik kumpası eksik, karmaşık eyaletlerde geçmiştir. O bu bakımdan eserlerine tenkidi bir bakış açısı getirir. Bu tenkidi tutumu, çevresindeki bozuklulukları dile getirmesidir yalnızca.

Aşağıda açıklamasıyla beraber verdiğimiz Terkib-i Bend’i onun bu halini açıklayan en net eseridir. Terkib-i Bend, yazıldığı günden bu güne kadar çok sevilmiştir ki; Şeyh Galip, Sami, Ziya Paşa, Muallim Naci gibi ehemmiyetli şair ve fikir adamları Terkib-i Bend için nazireler yazmışlardır.

Ruhi, gazellerinde ise çiğ sofulardan başka bir deyişle zahidlerden, ahlaksızlardan, riyakarlardan şikayet eder.

Ruhi’nin dili yalındır, eserlerinde çok fazla sanat kaygısı gütmez bu surattan da sık sık ulus tabirlerine yer verir eserlerinde; atasözleri kullanır. Ömrünün büyük bir kısmı Arap kısmında, Bağdat ve Şam’da geçse de Anadolu Türkçesini ustaca kullanır.

Bağdatlı Ruhi’nin Divan’ı 1870 senesinde İstanbul’da basılmıştır ama ele geçen yazma nüshalara göre basılan divanda eksiklikler vardır. Divan’da bulunan manzum mektuplar, devrin ehemmiyetli bireyleri ile konuşmalar olduğu için özellikle Bağdat’ta yaşamış ehemmiyetli şahısların yaşamlarıyla alaka ipuçları sunar.

Eserlerinden misaller:

KIT’A

Verdik dil ü cân ile rıza hükm-i kazâya

Gam sürüklemeziz uğrarsak derd ü belâya

Devreylemedik yer komadık bir nice yıldır

Uyduk dil-i divâneye dil uydu hevâya

Gönül ve canımızı beklenmedik gelen kazanın kararına kader verdik

Biz, tasaya belaya uğrarsak gam çekmeyiz

Uzun zaman süresince dolaşmadık yer bırakmadık

Deli gönlümüze uyduk gönlümüz de boş hesaplara, hava

GAZEL

Şikâyet ettiğimiz kendi bahtımızdandır

Sana ey âfet-i devr-i zemâne kim söyler

*

Suratına medh edeni sanma dost bir ben isem

Yolunda mehdini gör gaibâne kim söyler

*

Yolunda can verdiğim ol yâr-i câne kim söyler

Garîn halini şâh-i cihana kim söyler

*

Belâ-yı aşkına dil vermedik meğerse var mı

Seninçün ey gönül ol dilsitâne kim söyler

*

Revâ mı Ruhi’yi katledersin gel insâf et

Ol olicek gazeli âşıknâne kim söyler

TERKİB-İ BENT VE AÇIKLAMA 1.BÖLÜM

Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz

Biz ehli harâbâtdanız mest-i Elest’iz

şîre-i engûr: Üzüm syat  başka bir deyişle şarap

harâbât: Birahane

elest: “Rabbiniz değil miyim” sözünün kısaltılmış halidir. Bezm-i elest’e atıf vardır. Bezm-i elest, Yaradan’nın ruhları yarattığınızda onlara “Rabbiniz değil miyim” sorusunu sorması ve Yaradan’nın “Evet Rabb’imizsin” dedikleri yer.

Bizi şarapla mest olduk sanmayın/ öğrenil ki biz birahane ehilleriyiz ama bezm-i elest meclisinin ehilleriyiz.

Ter-dâmen olanlar bizi âlûde sanır lîk

Bizi mâil-i bûs-ı leb-i câm ü kef-i destiz

Ter- dâmen: Kirlenmiş, ıslanmış etek. Burada makûs işlere bulaşmış bireylere yapılan çağırışımdır.

Âlûd: Bulaşmış, kirlenmiş

Lîk: Ama, fakat

Mâil-i bûs-ı leb-i câm ü kef-i dest: Bardağın dudak öpen kısmına ve avuç ayasına

Eteği kirlenmiş olan bizi de kirlenmiş sanırlar ama biz sadece aşk bardağının dudak öpen kısmını ve avuç ayası öpmeye düşkünüz.

Sadrın gözedüp neyliyelim bezm-i cihânın

Pây-ı hum-ı meydir yerimiz bâde-perestiz

Bezm: Bir Araya Gelme ; bezm-i cihan : Dünya toplantısı

Sadr: Oturulacak en hoş yer Sadr-ı azam’da buradan kazanç.

Dünya üzerindeki en hoş yeri ne yapalım? Bizim yerimiz şarap küpünün yanıdır zira biz bade sevenleriz.

Mâil değiliz kimsenin âzârına ammâ

Hâtır-şirken-i zâhid-i peymane-şikestiz

Kimseyi kırmaya kimseyi fırça atmaya eğilimli, hevesli değiliz ama ama hatırını kırarız, aşk bardağını kıran çiğ sofunun

Erbâb-ı garaz bizden irâğ olduğu yeğdir

Düşmez yere zîrâ okumuz sâhib-i şastız

Şast: Okçuların baş parmaklarına taktıkları yüksük. Oku iyi atanlar takarlar.

Gazap ve nefret erbablarının/uzmanlarının bizden ırak olması iyidir bira biz şast sahibi okçularız, okumuz kesinlikle yere düşmez.

Bu kâinat-i fânîde ne mîr ü ne gedâyız

Âlâlara âlâlanırız pest ile pestiz

Biz bu fani dünyada ne efendi ne de köleyiz/ biz kibirlenene, büyüklenene büyükleriniz, pespaye gönüllü olanlara pespaye gönüllü oluruz

Hem-kâse-i erbâb-ı diliz itiş kakışımız yok

Meyhânedeyiz gerçi velî aşk ile mestiz

Hem-kâse-i erbâb-ı dil: Gönül dostu ile hemkâse, şarap arkadaşı

Bizim kimse ile tartışmamız yok; biz sadece birahanedeki iki dostuz. Gerçi her ne kadar birahanede olsak da velî ilahî aşk ile mestiz, ilahî aşkın sarhoşuyuz.

Notlar

*Dirlik sistemi:

Osmanlı ekonomi sistemindeki bir yöntem.  Hoşlanılan devlet adamı, asker ya da şaire dirlik arazi verilir ve bunu işlemesi istenir. Dirlik sahiplerinin belirli başı sorumlulukları vardı

Dirlik toprağı ve çevresinin güvenliğini sağlamak

Dirlik toprağını asla boş vazgeçmeden onu işlemek 3 sene işlemeyene cezai sistem işlemeye başlardı ama şayet toprak hakkıyla işlenirse mülkiyeti devlete ait bir miras olarak babadan oğula devredilirdi.

Bölgeden vergi toplamak ve topladığı vergilerle asker beslemek; savaş çıktığında beslediği askerlerin başında savaş gitmesi zorunluydu.

Dirlik sistem ile sosyo- ekonomik dengeler kurulmuş, ülke toprakları işlenmiş ve göçebeler yerleşik yaşama geçirilmiştir. Ayrıca Yeniçeri’ye destek olarak dirlikten askerler yetiştirilmiş ve güçlü ordular oluşturulmuştur. Yalnız çöküş yarıyılında bu topraklar makûs gayeli şahıslarca hakimiyet altına alınmış ve bir eşref sistemine neden olmuşlardır. Bu eşref sistemi şuan Cumhuriyet’in bile aşamadığı büyük bir sorundur.

*Hurûfilik, Hurûf;

Arapça harfin çoğuludur. Harflerden, kelime ve kelime sırasından anlam çıkarma inancıdır. İslam öncesi tarihte Yahudilerce kullanılmış, bir mezhep  olarak  14. -15. Asırda Azerbaycan, İran ve Türkiye’de yayılmıştır.

Bu yazı hazırlanırken, Atilla Özkırımlı Türk Edebiyatı Ansiklopedisi c.4 s.997, Fuad Köprülü Divan Edebiyatı Ansiklopedisi ve Ferit Devellioğlu Osmanlıca- Türkçe Ansiklopedik Lügat kaynaklarından faydalanılmıştır.