Son Haberler

Abdülhak Hamit Tarhan Kimdir?

-
Eylül 15, 2022
Abdülhak Hamit Tarhan Kimdir?

Abdülhak Hamit Tarhan Kimdir?

1852 senesinde Bebek’te bir yalıda Tarihçi Hayrullah Efendi’nin oğlu olarak 85 senelik yaşamına “Merhaba” der Abdülhak Hamit Tarhan. Bu yaşamı süresince, Osmanlı aydınının oğlu olarak dünyaya gelecek ama Cumhuriyeti görecek, Atatürk’şöhret vefatını yaşayacak ve nihayet Türkiye Büyük Millet Meclisi’de vekillik yapacaktır. Ayrıca yaşamına aldığı eşlerinin ardından yakaladığı yaslarla, iş yaşamındaki seyahatleri ve dostları ile anılacaktır. Koca bir ömür de sürekli “inşa” eden olacaktır. Seneler sonra yaşamı kitaplara mevzu olacak ve Batılı şiir kavrayışının filizlerinden olacaktır. Şimdi dilerseniz Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar uzanan bu çınarın yaşamına, edebiyatımıza katkılarına yakından bakalım…

Abdülhak Hamit Tarhan’ın Mektep Yaşamı

Bebek’te köklü ve sreyli bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Osmanlı sreylisu olarak öğrenilen “Ulema” çocuğu olduğu için ona beş yaşındayken ücret bağlanmıştır. İlköğrenimleri yeniden Bebek’te olmuştur ama bizi ilgilendiren kısım onun özel dersleridir. Evliya Öğretmen ve Öğretmen Tahsin Efendi’den özel dersler alırken özellikle Evliya Öğretmen ona devrin şiir zevkini başka bir deyişle eski edebiyatı aşılamıştır.

10 yaşlarındayken abisi Nasuh Bey ile Paris’e gitmesi ondan yeni ufuklar peyda olmasına neden olmuştur. Orada 1 sene süresince özel bir kolejde okumuş, İstanbul’a döndükten sonra da eğitim yaşamına Robert Koleji’nde devam etmiştir.

Abdülhak Hamit Tarhan’ın İş Yaşamı

1864 senesinde Çeviri Odası’na memur olarak işe başladı; lakin babasının Tahran’a atamayı çıkmasıyla aile Tahran’a taşınmak zorunda kaldı. Orada aldığı özel derslerle Farsçasını ilerletti. Böylece hem  Fransızca hem Farsça öğrenir hale geldi.  1866 senesinde sefaret ikinci katipliği görevine getirildi.  Babası Tahran’da can verince o da İstanbul’a döndü ve Maliye Mühimme Kalemi’ne girdi.

1876 senesinde Paris’e görev icabı sevk edilinceye kadar edebiyat ve fikir yaşamını etkileyecek ehemmiyetli bir büyümeyle karşı karşıya geldi.  İstanbul’da kaldığı senelerde Ebüzziya Tevfik, Mizancı Murat, Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem ve Sami Paşazade Sezai ile dostluk kurdu. Bütün bu aralarda da 4 piyes yazarak edebiyat yaşamına girmiştir. Bunlar; Mâcerâ-yı Aşk 1873, Sabr ü Sebat 1875, İçli Kız 1875 ve Duhter-i Hindû 1876 olarak sıralanabilir.

1871  senesinde Şura-yı Devlet ve Sadaret Kaleminde çalışırken Fatma Hanım ile evlendi.  Fatma Hanım onun ilk aşkıydı ve şiirine de tesir edecekti.

1876 senesinde Paris büyükelçiliği ikinci kâtibi olarak Fransa’ya sevk edildi ama 1878 senesinde “Nesteren”’i yazdı ve bu piyes hükümetin pek güzeline gitmedi. Hamit, görevinden alındı.

1880 senesinde Berlin’e gitmesi istendiyse de o bu görevi kabul etmedi. 4 sene süresince sarihte kaldı ve parasal olarak sıkıntıya düştü.

1883 senesinde Bombay şehbenderliği görevine getirildi. O sırada Fatma Hanım tüberküloz hastalığına yakalanmıştı. Tarhan, belki iyi kazanç diye onu da Hindistan’a getirdi. Hindistan tabiatının Tarhan için yeri büyüktür zira o buraları anlattığı “Kürsî-i İstiğrak”, “Külbe-i İştiyak” ve “Zamâne-i Âb” gibi yeni şiirler yazmıştır. O zamanlar İngiliz sömürgesi olan Hindistan’daki Hintlilere bakışı değişti. Lakin burası Tarhan’ın şiir yaşamına iyi gelse de eşine iyi gelmedi ve Fatma Hanım fenalaştı. Fatma Hanım iftiranınca Tarhan, azletme belgesi gelmeden İstanbul’a dönmek için Hindistan’ı terk etti lakin eşi, Beyrut yakınlarında gemideyken yaşamını kaybetti. Nisan 1885 senesinde Fatma Hanım’ı Beyrut’ta abisinin vali olduğu bu şehre gömdü. Ardından bugün bile okunduğunda tüyleri diken diken eden Makber şiiri ortaya çıktı. Hamid, eşini kaybedince şiir ve hayal dünyası değişti ki bunu “nezaketi yaşamı” başlığında inceleyeceğiz.

1886 senesinde Londra Sefareti Başkatibi oldu. Onun Londra’ya gitmesi sanat yaşamı üzerinde de tesirli oldu.  1890 senesinde İngiliz eşi Nelly Clower  ile evlendi. Yazdığı Zeynep ve Finten isimli piyes hükümetçe tepki gördü.  Hamid’in rütbesi alındı ve görevinden azledildi. Hamid, bir daha eser neşretmemek üzerine söz verince ücreti çoğaldırıldı, rütbesi geri verildi ve Londra’daki görevine geri sevk edildi. Bu bakımdan II.Meşrutiyet’e kadar soğukkanlı bir sanat yaşamı yaşadı.

1911 senesinde de Nelly Hanımı kaybetti. Bunun üzerine Lüsyen Hanımla aynı sene evlendi.

1912 senesinde diplomatik görevleri son buldu ve İstanbul’a geldi.

1912 senesinde II.Meşrutiyet bülten edildikten sonra 1914 senesinde Meclis-i Âyân azası seçildi 1918’e kadar bu görevini sürdürdü.

Kurtuluş Savaşı senelerinde o Viyana’da yoksul bir yaşam sürmekteydi. Zafer kazanıldıktan sonra İstanbul’a döndü ve ona Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından “Vatana hizmetleri” dolayısıyla ücret bağlandı; ayrıca İstanbul’a bir daire verildi. 1928 senesinde İstanbul’dan milletvekili seçildi ve 13 Nisan 1937 senesinde yaşama gözlerini yumuncaya kadar bu görevi sürdürdü. Zaatürreeden  dolayı can veren Hamid için devlet merasimi yapılmıştır. Kabri Zincirlikuyu’dadır.

Abdülhak Hamit Tarhan’ın Nezaketi Yaşamı

Kenan Akyüz şöyle demektedir onun için : “Kurallarla pek ilgisi bulunmayan, onlarda hiç beğenmeyen, Batı şiirinde görüp hoşlandığı ve Türk şiirinde olmayan her özelliği tereddütsüz olarak ve büyük bir pervasızlıkla hakikatleştirmeye şipşak koyulan odur.”

O, eski- yeni tartışmasının hep odak noktasında oldu. Eski – yeni münazaraları onun eserleri misal gösterilerek devam etti. Kendisini tutanlarca o Şair-i Azam  bülten edildi.

O yarıyılda edebiyatımızda sanki iki kutup vardı : Muallim Naci taraftarları eski tayfası tuttu; Hamid taraftarları yeni tarafını yakaladı. Muallim Naci ve taraftarlarının Hamid’e saldırma noktasının başınca onun dilinin savruk olması, edebiyatta sürekli yeni serüven arıyor olması ve yukarıyada bahsettiğimiz sınır tanımazlığı vardı.

Pervasızlığı çoğu zaman edebiyat dünyamızı hareketlendiren, ilklere imza atan bir şair doğururken bir yandan da meclislerde fırtınalar koparmıştır. Ama o, sonuçları pek düşünmeyen birisidir. Kenan Akyüz deyimince o “yapan” adamdır; “düşünen adam” Recaizade Ekrem’dir. Çok yer dolaşıp görmesi onu çok kültürlü bir şair yapmış bu bakımdan da edebiyat yaşamı da çok renkli  ve dalgalı olmuştur. onun edebiyat dünyasında tek bir mevzu üzerinde bütünleştiği tek zaman eşi Fatma Hanım’ın vefatından sonraki 5 senelik dönemdir.

Tamamen klasik bir kültürle yetişmiştir Hamid. Onun yazın yaşamını yönlendiren hadise, Ebuziya Tevfik aracılığıyla Mizancı Murat, Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem ve Sami Paşazade Sezai ile tanışmıştır. Ondan sonra gittiği Paris görevi ile tabir yerindeyse gözündeki eski şiir perdesi kalkmıştır. Bundan sonra edebiyatımızın yenilikçi şairi olarak anılacaktır.

Şair-i Azam, edebiyatımızda Servet-i Fünun , hatta Edebiyat-ı Cedide’yi Yahya Kemal’e kadar getiren nezaketi bir zevktir. O, yeniliği  şahıssel ve nezaketi yaşamına yaymıştır.  Mili Edebiyatçılar bile yeri gelmiş ve Abdülhak Hamit Tarhan’ı anmışlardır. Mübalağa Etmemek koşuluyla söylenebilir ki o Şinasi’nin getirmek istediği yenliği eserleriyle getirmiştir.

Sahra şiirinin ehemmiyeti…

Tarhan edebiyat dünyasına o zamanların en moda cinsi olan tiyatro ile başlamıştır. 4 piyesten sonra Sahra şiiri yayınlayacağına kadar pek de dikkat toplayan bir yazar olmamıştır. Sahra şiirini yazdıktan sonra da yeni edebiyatın ayak sesleri gelmiştir kulaklara.

Sahra, Abdülhak Hamit Tarhan’ın 1897’de neşrettiği bir şiirdir.  Yeni edebiyat için ilk pastoral şiir olarak tanımlanmaktadır. Sahra, gözleme sabretmeyen bir kır yaşamını mevzu alır; başka bir deyişle Abdülhak Hamit Tarhan gidip bir köyü gözlemleyerek yazmamıştır bu şiiri, muhayyel bir biçimde yazılmıştır. Recaizade Mahmut Ekrem’in Yadigar-ı Şebab izindedir Hamid ve onun Sahra şiiri.

Birçok aksi düşüncenin aksine edebiyatımıza serbest şiir, Tevfik Fikret ile değil Tarhan’ın Sahra şiiri ile gelmiştir.

Sahra’nın edebiyatımız için ehemmiyetini maddeler halinde bir kere sayalım dilerseniz…

Batılı anlamdaki ilk doğa tasviri yapılmıştır.
Kendisinden sonra gelecek bu tip pastoral şiirlere ön ayak olmuştur.
Fransız şairlerin kullandığı gibi kullanılan ilk Serbest Nazım burada kullanılmıştır.
O yarıyılda, böyle bir Batılı şiir, Tarhan’dan gelmiştir. Bu bakımdan onun için yeni bir yol açılmıştır.

Ne yazık ki burada tutulan galibiyet devam ettirilmemiştir. Sahra’nın sihri Hamid için geçmiştir ve şiiri yine Arapça – Farsça bütünlemeleri arasına sıkıştırılmıştır.

Makber şiirine kadar…

Makber isimli şiirini yazmadan evvel yazdığı Sahra ve Paris yaşamını anlattığı Belde isimli şiirleri lirizm açısından zayıftır.

Makber sonrası vefat temleri

Makber şiirindeki lirizm ve vefat temi Makber şiiri arkasına gelen iki şiirde daha devam etmiştir : Ölü 1885 ve Hacle 1885.

Vefat temiyle gelen doğa ötesi…

Ölü ve Hacle şiirinde dikkat edilmesi gereken iki nokta vardır. Birisi şiirin bel kemiğini oluşturan iki ehemmiyetli öge vardır: Birincisi olmazsa olmaz vefat karşısında dinlenen üzüntü, efkâr; ikincisi ise doğa ötesi problemleri.  Aslına bakarsak bu şiirdeki doğa ötesi, vefat acısından kaynaklanmaktadır ve bireyseldir. Bu düşünceler suratından şahıs dengesiz ruh hallerine girer ki modernleri bu şiirlerindeki iniş çıkışlar suratından Hamid’e “tezadlar şairi” demişlerdir.

Hamid, sorgulamaya ve “usu” en yüce  hakikat olarak görmeye başlar. Lakin vefatın verdiği acıyı usun sınırları ile aşamaz. Bu surattandır ki duygular da yavaş yavaş din dairesine girmeye başlar. Şiirlerde usla keşfetmek için çıktığı yola, Tanrı ile döner. Tanrı’yı da hayal ederken bazen şeraite göre bazen de tasavvufa göre alır. Ziya Paşa ve Ekrem’de olduğu gibi o da doğa ötesiyi din çerçevesine bağlar. Nihayet usun yetersizliğini kabul eden Hamid, öteki iki şair gibi “dinin hakimiyeti altındaki doğa ötesi” fikrinde birleşir. Victor Hugo izinde giden bir doğa ötesi olduğunu söyleyebiliriz.

Makber ile başlayan can veren sevgiliye ait fizik üstü düşünceler bu şiirde balanstayken ardından gelen Ölü  şiiri, bu denge bozulur. Terazi ise doğa ötesi fikirde ağır basar; artık bireyse acı sadece bu noktaya gelmek için kullanılan taşıt gibidir. Hacle ise ölü sevgilinin anısıyla yaşar. Artık Hamid, acısının gevşediğini dile getirir sanki. Şair artık fiziküstü öğelerden sıyrılmış, yaşama yine dönmüştür. Ama unutulmaması gereken şey ise tüm bu göz yaşının Fatma Hanım için dökülüyor olmasıdır.

Tanzimat yarıyılında serbest düşünüşe en çok yanaşan şairdir..

Bu serbest düşünüş kendisini Garam isimli eserinde gösterir. Garam, o kadar çok tepki almıştır ki dine ters bulunduğu için evvelleri basılmamıştır dahi.  Burada kederli bir aşk, mistik, realist ve materyalist ögelerle süslenir.

Hamid şiirindeki temler…

Hamid’in aslen kullandığı temler aynı R.Ekrem gibi “aşk” ve “tabiattır”.  Divan edebiyatında muhayyel olan aşk, Hamid için duyusaldır. Yukarıyadaki dört şirindeki aşk da hakikattir. Yeniden Divan şiirinde sadece bir motif olarak kullanılan doğa, Hamid için başlı başına bir temdir. Doğa temi üstüne düşünür, analiz yapar ve en ehemmiyetlisi onu dinler.

Hamid, sosyal temalı şiirler de yazmış hatta bu surattan devlet dairesindeki görevinden bile olmuştur bir süre. Yalnız doğa ötesi teminde olduğu gibi sosyal düzensizliği eserlerinde bir sistemsizlik göze çarpar.  Garam ve Bir Sefîlenin Hasbıhâli isimli eserinde sosyal düzensizlik işlenirken, İlham-ı Vatan’da  vatan aşkı dikkat toplar. Yalnız Londra’da  kaldığı zamanlarda  Gayret dergisine ilettiği  “Hyde Park’tan Geçerken” gibi şiirlerinde hürriyet ve tabiat duygusu aynı anda işlenmiştir.

Hamid, kimi zaman Paris gecelerini anlatan şiirler de kaleme almıştır; bunları manzume bazen de kumpaslı dizeler halinde yazmıştır. Bizim işlediğimiz temler, onun şiirinin bel kemiğini oluşturan temlerdir. Bu bakımdan her bir şiirindeki temleri burada sıralama gereği duymadık.

II. Meşrutiyet’in ilânına kadar  soğukkanlı bir sanat yaşamı geçirdiği zamanlarda “Ordu-yı Hümâyun’da Bir Şair” ve “Hediyye-i Sâl” gibi birkaç şiir dışında rastgele bir şiir neşretmemiştir.

Hamid ve Piyesleri

Abdülhak Hamid, en başından piyeslerinin sahnelenmek için yazılmadığını belirtmiştir. Aslında bu tiyatro ananesine ters ve haddimiz olmayarak diyoruz yanlış bir düşüncedir. Zira oyunlarının hepsi dram olan Hamid, konuşma dilinden gitgide uzaklaşmıştır. Shakespeare ve Corneille etkisi vardır; Victor Hugo lirizmi de baskındır. Yeniden de tiyatro, onun ısrar etmemesi gereken bir edebiyat cinsidir. Ama yeniden de şunu söylemek gerekir ki Hamid tiyatrosu ile tiyatroda ilk kere bireysel mevzular işlenmiştir.

Karmaşa Ve Sistemsiz Bir Şair: Abdülhak Hamit Tarhan

Son olarak bildirmek gerekir ki Hamid, kumpaslı ve sistemi bir şair değildir. O, hem Doğu’dan hem de Fransa’dan ve hatta bazen kendi oluşturduğu nazım biçimlerden de katmıştır şiir dünyasına. İhtilalci bir ruh haline sahip olduğu ve belki de görevi gereği sürekli bir başkalaşım içindedir; bu başkalaşım da onu sistemsiz yapmıştır.

Bu sistemsizlik sadece nazım biçimlerinde değil aynı zamanda dilinde de vardır. Yeri kazanç harika bir Türkçe kullanır, yeri kazanç ağır bir dil altında ezilirdi sanatı.

Düşünce adamı olarak da karışıktı diyebiliriz. Yeri kazanç orijinal mevzuları ele alır yeri kazanç başıbozuk mevzuları baş tacı eder.

Onun şiirinin sadece Tanzimat yarıyılını etkilediği sanılmamalıdır. Kendi yarıyılını etkilediği kadar kendisinden sonra gelecek üç yarıyılı da etkilemiştir.

Son olarak şunu demeliyiz ki Hamid’in savrukluğu, düzensizliği onun şiirlerine renk katmıştır. Onu okunabilir en renkli şair yapmıştır. Şiirlerinin etkisiyle de denilir ki Hamid, Türk edebiyatının en iyi lirik şairlerindendir.

Eserleri

Şiir

Sahrâ 1897,
Dîvaneliklerim yahut Belde 1885,
Bunlar Odur 1885,
Makber 1885,
Ölü 1885,
Hacle 1885,
Kahbe yahut Bir Sefîlenin Hasbıhâli 1886,
Bâlâdan Bir Ses 1912,
Vâlidem 1913,
İlhâm-ı Vatan 1916,
Garam 1923.

* Eğik şekilde yazılanlar, şairin şiir kitaplarıdır. Ötekileri ise şiirleridir. 

Tiyatro

Mâcerâ-yı Aşk 1873,
Sabr ü Sebat 1875,
İçli Kız 1875,
Duhter-i Hindû 1876,
Nesteren 1878,
Târık yahut Endülüs Fethi 1879,
Tezer yahut Melik Abdurrahmani’s-sâlis 1880,
Eşber 1880,
Bunlar Odur 1886,
Zeyneb 1909,
İlhan 1913,
Turhan 1916,
Finten 1916,
Abdullahüssagîr 1917,
İbni Mûsâ yahut Zâtü’l-cemâl 1917,
Sardanapal 1917,
Tayflar Geçidi 1917,
Nazife 1917,
Yâdigâr-ı Harb 1917,
Ruhlar 1922,
Garam 1923
Yabancı Dostlar 1924,
Arzîler 1925,
Hâkan 1935.